Bölüm 1
Sermaye Piyasası Lisanslama Sicil ve Eğitim Kuruluşu tarafından düzenlenen lisanslama sınavlarına hazırlık kapsamında hazırlanan genel ekonomi dersine giriş yapıyoruz. Ekonomi, sınırsız olan insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklar ile en iyi nasıl karşılanması gerektiğini inceleyen bir sosyal bilim dalıdır. Bu bilim dalı, mal ve hizmetlerin üretiminden tüketimine, dağıtımından bölüşümüne kadar olan tüm süreçleri analiz eder. Kıt kaynakların bulunduğu bir dünyada, bu kavramların en verimli şekilde ele alınması ekonomi biliminin temel uğraş alanıdır. Burada geçen kıtlık kavramı, kaynakların mevcut ihtiyaçlar karşısında sınırlı kalmasını ifade eder. Günümüzde küreselleşme olgusuyla birlikte ekonomi, mal ve hizmetlerin ülke sınırlarını aşan alım satım süreçlerini de kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Ekonomi bilimi sadece üretim, tüketim veya değişim süreçlerinden ibaret değildir. Parasal olguların ötesinde, bu bilimin çok güçlü bir sosyolojik yönü bulunmaktadır. Toplumun sosyolojik yapısı, gelenekleri, kültürel değerleri, inanışları ve bireysel davranış kalıpları ekonominin gelişiminde belirleyici rol oynar. Bu durum, ekonominin temel biriminin birey ve aile olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bireyin davranışları, ihtiyaçları, kararları ve eylemleri, ekonomi biliminin yıllar içinde biriken bilgi havuzunu genişletmiş ve güncel kalmasını sağlamıştır. Ekonomik sistemin aktörleri veya birimleri olarak tanımlanan yapılar hane halkları, firmalar, devlet ve dış alemden oluşmaktadır. Bu aktörlerin tamamı bireyi esas alır ve bireyin davranışlarına göre hareket alanlarını belirler. Ekonomi bilimini çeşitli yaklaşımlara göre sınıflandırmak mümkündür. Bu sınıflandırmaların ilki normatif ve pozitif ekonomi ayrımıdır. Normatif ekonomi, ekonomik problemlerin çözümüne yönelik fikirler sunarken ne olması gerektiğini tartışır. Örneğin işsizlik oranının ne olması gerektiği veya yıllık büyüme hızının hangi seviyede hedeflenmesi gerektiği gibi sorular normatif ekonominin alanına girer. Pozitif ekonomi ise ne olması gerektiğiyle değil, mevcut durumdaki sebep sonuç ilişkileri doğrultusunda süreklilik arz eden çözümler arar. Kavramlar arasındaki ilişkiyi belirleyerek teori ve kanunlar çerçevesinde değerlendirme yapar. Reel faiz oranlarının yükselmesinin tüketim üzerindeki etkisini incelemek pozitif ekonominin bir görevidir. Ekonomik olayların analizine dair bir diğer sınıflandırma ise kısmi ve genel denge analizidir. Kısmi denge analizi, ekonomik değişkenler arasındaki ilişkiyi incelerken diğer tüm faktörlerin etkilerinin ihmal edildiği bir süreci kapsar. Genel denge analizi ise ekonomideki diğer tüm unsurların aynı anda incelemeye dahil edilmesiyle gerçekleştirilir. Ayrıca analizler zaman boyutu açısından statik ve dinamik olarak ikiye ayrılır. Statik analiz, değişkenlerin birbiriyle olan ilişkilerindeki değişimleri göz ardı ederek zaman boyutunu ihmal ederken, dinamik analiz değişkenler arasındaki ilişkinin zamanla farklılaşabileceğini savunarak zaman boyutunu ön plana çıkarır. İnceleme alanına göre yapılan en yaygın sınıflandırma ise mikro ekonomi ve makro ekonomi ayrımıdır. Mikro ekonomi, bireylerin ve firmaların davranışlarını mercek altına alır. Tüketiciler açısından tüketim miktarı, fayda ve bütçe konuları ile üreticiler açısından üretim miktarı, kar ve maliyet yapıları mikro ekonominin temel konularıdır. Fiyat mekanizması, piyasa çeşitleri ve piyasalarda firma dengelerinin nasıl sağlandığı bu dalın ilgi alanındadır. Makro ekonomi ise toplumun genelinin ve dünyadaki tüm toplumların birbiriyle olan ekonomik ilişkilerini inceler. Gelir, istihdam, fiyat düzeyi, yatırım, tasarruf, ekonomik büyüme ve ödemeler bilançosu gibi kavramlar makro ekonominin inceleme alanına girer. Sınav açısından bu ayrımı şu örnekle netleştirmek mümkündür. Bireyin geliri ve bütçesi mikro ekonominin konusuyken, toplumdaki tüm bireylerin gelirinin toplamı olan milli gelir makro ekonominin konusudur. Benzer şekilde tek bir malın fiyatı mikro ekonomiyle, ekonomideki tüm malların fiyat değişimlerini gösteren enflasyon ise makro ekonomiyle ilgilidir. Ekonomi bilimi üç temel soruya cevap arar. Bunlar hangi mal ve hizmetlerin ne miktarda üretileceği, malların nasıl üretileceği ve malların kimin için üretilerek nasıl bir dağıtım yapılacağı sorularıdır. Bu sorular ekonomi teorilerinin temelini oluşturur. İlk soru fiyat teorisinin altyapısını kurar ve kaynakların etkin kullanılmasının gerekliliğini gösterir. Piyasa sisteminde bu kararı arz ve talep koşulları belirlerken, merkezi yönetimlerde kararı otorite verir. İkinci soru, üretimde maliyetleri en aza indirme amacını taşır ve sermaye yoğun veya emek yoğun üretim yöntemleri arasında seçim yapılmasını gerektirir. Üçüncü soru ise bölüşüm ve dağıtım problemine odaklanarak etkinlik hedefler. Ekonomik sistemler, bu temel sorulara getirdikleri çözümlere göre üç ana grupta toplanır. Merkezi sistem ekonomisinde, siyasal gücü elinde bulunduran organizasyonlar ekonominin temel sorunlarını çözer. Üretim araçları ve mülkiyet kamunundur, fiyat mekanizması piyasa koşullarına göre işlemez. Liberal veya serbest piyasa ekonomisinde ise bireyler rasyonel ekonomik aktörler olarak kendi çıkarlarını gözetirler. Üretici için kar, tüketici için fayda maksimizasyonu esastır. Özel mülkiyet hakkı mevcuttur ve devletin rolü piyasaya müdahale etmek değil, uygun koşulları sağlamaktır. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler prensibi bu sistemin temelidir. Karma sistemde ise devletin rolü serbest piyasaya göre daha ön plandadır. Piyasa koşulları etkinliğini korurken, piyasanın yetersiz kaldığı durumlarda devlet ekonomi politikalarıyla müdahale eder. Günümüzde en yaygın uygulanan sistem budur ve hem özel hem de kamu mülkiyeti bir arada bulunur. İktisat yazınında sıklıkla kullanılan ceteris paribus kavramı, diğer tüm durumlar sabitken anlamına gelen Latince bir ifadedir. Ekonomik parametreler çok sayıda faktörden etkilendiği için, spesifik bir değişkenin etkisini ölçmek amacıyla diğer tüm değişkenler sabit varsayılır. Örneğin bir malın talebi incelenirken ikame malın fiyatı, tüketicinin tercihi ve iklim gibi faktörler sabit kabul edilerek sadece fiyatın talep üzerindeki etkisi analiz edilir. İhtiyaç kavramı, insanların istekleri olarak tanımlanır ve sınırsız ihtiyaçlar ile sınırlı kaynaklar arasındaki denge ekonomi biliminin özüdür. İhtiyaçlar çevre, alışkanlıklar, toplumsal değerler, dini unsurlar ve biyolojik faktörler gibi pek çok etkenden doğar. Her ihtiyaç ekonomi biliminin alanına girmez. Sadece karşılanmasında mal ve hizmetlerin kullanıldığı ihtiyaçlar ekonomik ihtiyaç olarak kabul edilir. İhtiyaçların temel özellikleri arasında sınırsız olmaları, giderildikçe şiddetlerinin azalması, yaşam boyunca süreklilik arz etmeleri ve karşılanmasında kullanılan araçların birbirinin yerine geçebilmesi yer alır. Fayda, ihtiyaçların mal ve hizmetler aracılığıyla giderilmesinin sağladığı tatmin düzeyidir. Ekonomistler faydayı kardinal ve ordinal olmak üzere ikiye ayırır. Kardinal fayda yaklaşımı, faydanın util adı verilen bir birimle ölçülebileceğini savunur. Bu yaklaşımda azalan marjinal fayda kanunu esastır. Marjinal fayda, tüketilen her birim malın toplam faydaya kattığı ilave değerdir. Örneğin bir bardak soda içildiğinde sağlanan fayda sekiz util ise, ikinci bardakta bu altı utile düşer. Toplam fayda ise on dört olur. Tüketim arttıkça marjinal fayda azalır ve toplam faydanın maksimum olduğu noktada marjinal fayda sıfıra iner. Bu noktadan sonraki tüketim toplam faydayı azaltır ve marjinal fayda negatif değer alır. Sınavda bu ilişkinin grafiksel ve sayısal yorumları sıklıkla sorulmaktadır. Kardinal yaklaşıma göre tüketici dengesi, her malın marjinal faydasının fiyatına oranının eşitlendiği noktada kurulur. Ordinal fayda görüşü ise faydanın ölçülemeyeceğini, sadece tercihler arasında bir sıralama yapılabileceğini savunur. Bu yaklaşımda kayıtsızlık eğrileri kullanılır. Kayıtsızlık eğrileri, tüketiciye aynı fayda düzeyini sağlayan farklı mal bileşimlerini gösterir. Bu eğriler negatif eğimlidir, birbirlerini kesmezler ve orijine göre dışbükeydirler. Orijinden uzaklaştıkça fayda düzeyi artar. İki mal arasındaki değişim oranı marjinal ikame oranı olarak adlandırılır ve bu oran kayıtsızlık eğrisinin eğimine eşittir. Tüketici dengesi, bütçe doğrusu ile kayıtsızlık eğrisinin teğet olduğu noktada gerçekleşir. Özel durumlarda, tam tamamlayıcı mallar için kayıtsızlık eğrisi L şeklinde olurken, tam ikame mallar için negatif eğimli bir doğru şeklindedir. Kötü bir mal ile normal bir mal söz konusu olduğunda ise eğri pozitif eğimli bir hal alır. Değer kavramı, bireylerin mal ve hizmetlere verdiği öznel önemi ifade eder. Günümüzde değerin ölçüsü mübadele değeri, yani fiyattır. Değer teorisinde elmas su paradoksu önemli bir yer tutar. Suyun toplam faydası hayati önemi nedeniyle çok yüksek olmasına rağmen doğada bol bulunması değerini düşürür. Elmasın ise toplam faydası düşük olmasına rağmen nadir bulunması değerini ve fiyatını yükseltir. Bu durum, fiyatın toplam fayda tarafından değil, marjinal fayda ve kıtlık tarafından belirlendiğini gösterir. Mal ve hizmetler, ihtiyaçları karşılayan temel unsurlardır. Fiziksel varlıklar mal, meta yardımı olmaksızın sağlanan faydalar ise hizmettir. Hizmetler stoklanamaz ve akım değişken vasfına sahiptir. Mallar serbest ve ekonomik mal olarak ikiye ayrılır. Serbest mallar doğada bol bulunur ve bedelsizdir. Ekonomik mallar ise kıttır ve bir bedel karşılığında elde edilir. Ekonomik mallar kendi içinde tüketim ve üretim malları olarak sınıflandırılır. Tüketim malları dayanıklı ve dayanıksız olarak ayrılırken; üretim malları sermaye malı, ara mal ve hammadde gibi çeşitlere sahiptir. Ayrıca birbiriyle beraber tüketilen mallara tamamlayıcı mallar, birbirinin yerine geçebilen mallara ise ikame mallar denir. Üretim, mal ve hizmetlerin miktarının veya faydasının artırılması sürecidir. Fayda artışı şekil, mekan, zaman ve mülkiyet faydası olmak üzere dört şekilde gerçekleşebilir. Üretim faktörleri ise emek, sermaye, doğal kaynaklar ve girişimciden oluşur. Emeğin karşılığı ücret, sermayenin karşılığı faiz, doğal kaynakların karşılığı rant ve girişimcinin karşılığı kardır. Sermaye, fiziksel ve beşeri sermaye olarak ikiye ayrılır. Beşeri sermaye, iş gücünün eğitimi ve niteliğini ifade eder ki bu durum ülkelerin orta gelir tuzağından kurtulması için kritik öneme sahiptir. Üretim fonksiyonu, üretim düzeyi ile kullanılan girdiler arasındaki teknik ilişkiyi gösterir ve genellikle sermaye, emek ve teknoloji parametreleri üzerinden formüle edilir. Sınırsız ihtiyaçlar ve kıt kaynaklar bireyleri seçim yapmaya zorlar. Yapılan her seçim, vazgeçilen bir alternatifi beraberinde getirir ki buna fırsat maliyeti denir. Örneğin eğitim almayı seçen bir bireyin fırsat maliyeti, o sürede çalışarak kazanabileceği ücrettir. Gelir ile tüketim arasındaki ilişkiyi gösteren eğriye ise Engel eğrisi adı verilir. Üretim olanakları eğrisi, bir ekonominin mevcut kaynaklarıyla üretebileceği maksimum mal bileşimlerini gösterir. Bu eğri genellikle orijine göre içbükeydir, bu da artan fırsat maliyetini ve azalan verimler yasasını ifade eder. Eğrinin üzerindeki her nokta tam istihdamı ve etkin üretimi temsil ederken, eğrinin içindeki noktalar eksik kapasite ve işsizliği, dışındaki noktalar ise mevcut kaynaklarla ulaşılamayacak üretim seviyelerini gösterir. Teknolojik gelişme veya kaynak artışı bu eğriyi sağa kaydırarak ekonomik büyümeyi temsil eder. Fiyat mekanizması, arz ve talep kanunları çerçevesinde işler. Arz, üreticilerin belirli bir fiyattan piyasaya mal sunma isteğidir. Arz eğrisi pozitif eğimlidir; yani fiyat arttıkça arz edilen miktar da artar. Bu durum arz kanunu olarak bilinir. Arzı etkileyen faktörler arasında üretim maliyetleri, teknoloji, üretici sayısı ve beklentiler yer alır. Malın kendi fiyatındaki değişim arz eğrisi üzerinde harekete neden olurken, maliyetlerin azalması veya teknolojinin gelişmesi gibi diğer faktörler arz eğrisini tamamen sağa kaydırır. Sınavda arz edilen miktardaki değişim ile arzın değişmesi arasındaki bu fark sıklıkla sorgulanmaktadır. Arz fonksiyonu matematiksel olarak miktar eşittir sabit artı fiyatın katsayısı çarpı fiyat şeklinde ifade edilir ve buradaki katsayı eğimi belirler.
Bölüm 2
Ekonomi biliminde arz ve talep analizleri piyasa mekanizmasının işleyişini anlamak adına temel yapı taşlarını oluşturmaktadır. Arzı etkileyen faktörleri incelerken malın fiyatı ile arz edilen miktar arasındaki ayrımı net bir şekilde ortaya koymak gerekir. Ceteris paribus varsayımı altında, yani diğer tüm değişkenler sabitken, malın fiyatındaki değişim arz eğrisi üzerinde bir harekete neden olurken eğrinin konumunda bir değişikliğe yol açmaz. Örneğin fiyatın üç birimden dört birime yükseldiği bir senaryoda, arz edilen miktarın elli birimden altmış dört birime çıktığı gözlemlenir. Bu durum arz eğrisi üzerinde bir noktadan diğerine geçişi ifade eder. Ancak malın fiyatı dışındaki unsurlar değiştiğinde arz eğrisi bir bütün olarak sağa veya sola kayar. Bu noktada sınav hazırlık sürecinde arzın değişmesi ile arz edilen miktarın değişmesi arasındaki kavramsal farka azami dikkat gösterilmelidir. Arz eğrisini sağa kaydıran, yani veri fiyat seviyesinde arz miktarını artıran temel faktörlerin başında üretim maliyetlerindeki azalış gelmektedir. Üretim maliyetleri düştüğünde üreticilerin kar marjı artacağı için daha fazla üretim yapma isteği doğar. Benzer şekilde teknolojinin gelişmesi ve verimliliğin artması da maliyetleri düşürerek arzı artıran unsurlardır. Piyasadaki üretici sayısının artması toplam arzın sağa kaymasına sebebiyet verirken, üretici tercihlerinin ilgili mala yönelmesi de arzı artırır. Beklentiler de arz üzerinde belirleyici bir rol oynar. Eğer üreticiler gelecekte malın fiyatının düşeceğini öngörürlerse, fiyatlar henüz yüksekken daha fazla mal arz ederek arz eğrisini sağa kaydırırlar. Diğer malların fiyatlarındaki değişimler de ikame üretim ilişkisi üzerinden arzı etkiler. Örneğin aynı girdilerle üretilen iki maldan birinin fiyatı arttığında, üreticiler kaynaklarını o mala yönlendirir ve fiyatı sabit kalan diğer malın arzı azalır, yani arz eğrisi sola kayar. Arz eğrisi matematiksel olarak QS eşittir a artı bP fonksiyonu ile ifade edilir. Burada QS arz edilen miktarı, a sabit terimi, b fiyat katsayısını yani eğimi, P ise malın fiyatını temsil eder. Arz eğrisi pozitif eğimli bir yapıya sahiptir çünkü fiyat ile arz edilen miktar arasında doğru orantılı bir ilişki mevcuttur. Grafiksel gösterimlerde dikey eksende fiyat, yatay eksende miktar yer alır. Arzın arttığı durumlarda S0 eğrisi sağa kayarak S1 konumuna gelirken, arzın azaldığı durumlarda sola kayarak S2 konumuna geçer. Aynı fiyat düzeyinde S1 eğrisi en yüksek arz miktarını, S2 ise en düşük arz miktarını temsil eder. Talep kavramına geçtiğimizde, tüketicilerin belirli bir zamanda ve belirli bir fiyat düzeyinde bir malı satın almaya razı olmaları durumunu görmekteyiz. Talep, piyasanın tüketici yönünü temsil eder ve piyasa düzeninin işlemesi için arz edilen malların karşılığında bir talebin oluşması zorunludur. Talep eğrisi, arz eğrisinin aksine negatif eğimli bir yapıdadır. Bu durum fiyat arttığında talep edilen miktarın azalacağını ifade eden talep kanunu ile açıklanır. Fiyat ile talep edilen miktar arasındaki bu ters yönlü ilişki, talep eğrisinin dikey eksenden yatay eksene doğru aşağı yönlü bir seyir izlemesine neden olur. Bireysel talep eğrileri, her bir tüketicinin belirli fiyatlardaki satın alma isteğini gösterirken, piyasa talep eğrisi bu bireysel taleplerin yatay toplamı ile elde edilir. Talebi etkileyen faktörler de arzda olduğu gibi fiyat ve fiyat dışı unsurlar olarak ikiye ayrılır. Malın kendi fiyatındaki değişim talep eğrisi üzerinde harekete neden olurken, fiyat dışı unsurlar eğriyi sağa veya sola kaydırır. Tüketicinin gelir düzeyinin yükselmesi, normal mallar için talebi artırarak eğriyi sağa kaydırır. Tüketici sayısının veya nüfusun artması da benzer bir etki yaratır. Diğer malların fiyatları ile olan ilişki ise malların birbirini tamamlama veya ikame etme durumuna göre değişir. Tamamlayıcı bir malın, örneğin benzinin fiyatı arttığında, araba talebi azalır ve talep eğrisi sola kayar. İkame bir malın, örneğin kırmızı etin fiyatı arttığında ise tüketiciler beyaz ete yönelir ve beyaz etin talebi artarak eğrisi sağa kayar. Tüketici zevk ve tercihlerinin bir mala yönelmesi veya gelecekte fiyatların artacağı beklentisi de talebi artıran, dolayısıyla eğriyi sağa kaydıran unsurlardır. Talep fonksiyonu matematiksel olarak QD eşittir a eksi bP şeklinde formüle edilir. Burada QD talep edilen miktarı, a sabit terimi, b fiyat katsayısını ve P fiyatı ifade eder. Fonksiyondaki eksi işareti, fiyat ile miktar arasındaki ters yönlü ilişkiyi ve eğrinin negatif eğimli olduğunu simgeler. Talep analizi kapsamında tüketici rantı kavramı sınavlar açısından kritik bir öneme sahiptir. Tüketici rantı, bir tüketicinin bir mal için ödemeye razı olduğu en yüksek fiyat ile piyasada fiilen ödediği fiyat arasındaki farktır. Grafiksel olarak talep eğrisi ile fiyat çizgisi arasında kalan üçgenin alanı tüketici rantını verir. Bu alanın hesaplanmasında P1 eksi P0 çarpı QA bölü iki formülü kullanılır. Malların gelir ve fiyat değişimlerine verdiği tepkiler, malların sınıflandırılmasında temel kriterdir. Gelir arttığında talebi artan mallar normal mal olarak adlandırılırken, gelir arttığında talebi azalan mallar düşük mal olarak tanımlanır. Düşük malların özel bir türü olan Giffen malları, fiyatı arttığında talebi de artan istisnai ürünlerdir. Bir malın Giffen malı olabilmesi için tüketicinin bütçesinde büyük bir yer kaplaması, zorunlu bir ihtiyaç olması ve düşük bir mal olması gerekir. Her Giffen malı bir düşük maldır ancak her düşük mal bir Giffen malı değildir. Gösteriş amaçlı tüketilen ve fiyatı arttıkça talebi artan mallar ise Veblen malları olarak literatürde yer alır. Fiyat değişimlerinin talep üzerindeki etkisi ikame etkisi ve gelir etkisi olmak üzere iki bileşenden oluşur. İkame etkisi, bir malın fiyatı düştüğünde o malın diğer mallara göre ucuzlaması nedeniyle tüketicinin bu mala yönelmesidir ve her zaman negatiftir. Gelir etkisi ise fiyat düşüşünün tüketicinin reel alım gücünü artırması sonucu talebin değişmesidir. Normal mallarda her iki etki de aynı yönde çalışarak talebi artırırken, Giffen mallarında pozitif gelir etkisi negatif ikame etkisinden daha büyük olduğu için fiyat artışı talep artışına yol açar. Bu durum Giffen mallarının talep eğrisinin neden pozitif eğimli olduğunu açıklar. Piyasa dengesi, arz ve talep eğrilerinin kesiştiği noktada oluşur. Bu noktada belirlenen fiyat denge fiyatı, miktar ise denge miktarıdır. Eğer piyasa fiyatı denge fiyatının üzerindeyse arz fazlası, altındaysa talep fazlası meydana gelir. Matematiksel olarak dengeyi bulmak için QS ve QD fonksiyonları birbirine eşitlenir. Örneğin QS eşittir dört artı 4P ve QD eşittir kırk eksi 5P fonksiyonlarında, dört artı 4P eşittir kırk eksi 5P eşitliğinden 9P eşittir otuz altı ve denge fiyatı P eşittir dört olarak bulunur. Bu fiyat değeri herhangi bir fonksiyonda yerine konulduğunda denge miktarı yirmi birim olarak hesaplanır. Arz ve talep eğrilerindeki kaymalar denge noktasını değiştirir. Arzın artması denge fiyatını düşürüp miktarı artırırken, talebin artması hem denge fiyatını hem de denge miktarını yükseltir. Esneklik kavramı, ekonomik değişkenler arasındaki hassasiyeti ölçen bir göstergedir. Talebin fiyat esnekliği, fiyatdaki yüzde birlik değişimin talep edilen miktarda yüzde kaçlık bir değişime yol açacağını gösterir. Esneklik değeri mutlak değerce bir'den büyükse esnek talep, bir'den küçükse inelastik talep, bir'e eşitse birim esnek talep söz konusudur. Talebin fiyat esnekliği hesaplanırken miktar değişiminin ilk miktara oranı, fiyat değişiminin ilk fiyata oranına bölünür. Çapraz talep esnekliği ise bir malın fiyatındaki değişimin başka bir malın talebini nasıl etkilediğini ölçer. Eğer sonuç pozitifse mallar ikame, negatifse tamamlayıcıdır. Gelir esnekliği ise gelirdeki değişimin talebe etkisini ölçer ve sonucun pozitif olması normal malı, negatif olması düşük malı işaret eder. Üretim teorisinde girdi ve çıktı arasındaki ilişki üretim fonksiyonu ile analiz edilir. Kısa dönemde en az bir girdi sabitken, uzun dönemde tüm girdiler değişkendir. Toplam ürün, ortalama ürün ve marjinal ürün arasındaki ilişkiler üretimin verimliliğini belirler. Marjinal ürünün sıfır olduğu noktada toplam ürün maksimum seviyeye ulaşır. Azalan verimler kanununa göre, sabit bir girdiye eklenen değişken girdi miktarı arttıkça, bir noktadan sonra marjinal ürün azalmaya başlar. Uzun dönemde ise eş ürün eğrileri ve eş maliyet doğruları kullanılarak üretici dengesi analiz edilir. Eş ürün eğrisinin eğimi olan marjinal teknik ikame oranı, üretim faktörlerinin marjinal ürünlerinin oranına eşittir. Üretici dengesi, marjinal ürünlerin fiyatlarına oranının birbirine eşit olduğu noktada sağlanır. Maliyet analizinde kısa dönemde toplam maliyet, sabit ve değişken maliyetlerin toplamından oluşur. Ortalama toplam maliyet eğrisi ile ortalama değişken maliyet eğrisi arasındaki fark, üretim miktarı arttıkça azalan ortalama sabit maliyettir. Marjinal maliyet eğrisi, ortalama toplam maliyet ve ortalama değişken maliyet eğrilerini minimum noktalarında keser. Marjinal maliyetin ortalama toplam maliyete eşit olduğu nokta başabaş noktası, ortalama değişken maliyete eşit olduğu nokta ise kapanma noktasıdır. Uzun dönemde ise tüm maliyetler değişkendir ve uzun dönem ortalama maliyet eğrisi, kısa dönemli eğrilerin zarfı niteliğindedir. Ölçek ekonomileri, üretim ölçeği arttıkça ortalama maliyetlerin düşmesini ifade ederken, ölçeğe göre getiri kavramı girdi artışının çıktı üzerindeki oransal etkisini inceler. Piyasalar rekabet düzeylerine göre sınıflandırılır. Tam rekabet piyasası; çok sayıda alıcı ve satıcının olduğu, ürünlerin homojen olduğu, piyasaya giriş çıkışların serbest olduğu ve tam bilginin mevcut olduğu ideal bir yapıdır. Bu piyasada firmalar fiyat kabullenicidir ve talep eğrileri sonsuz esnektir. Kısa dönemde kar maksimizasyonu fiyatın marjinal maliyete eşit olduğu noktada gerçekleşir. Uzun dönemde ise aşırı karların piyasaya yeni firmalar çekmesiyle sadece normal kar elde edilir. Tam rekabet piyasasında fiyat, ortalama gelir ve marjinal gelir birbirine eşittir. Monopol piyasası ise tam rekabetin zıttı olarak tek bir satıcının ve çok sayıda alıcının bulunduğu, ikamesi olmayan malların üretildiği piyasa türüdür. Monopolcü firma fiyat belirleyici konumdadır ve negatif eğimli bir talep eğrisi ile karşı karşıyadır. Monopolde marjinal gelir her zaman fiyattan daha düşüktür. Kar maksimizasyonu marjinal gelirin marjinal maliyete eşit olduğu noktada sağlanır ancak fiyat bu noktadaki ortalama gelire göre belirlenir. Monopol gücü Lerner endeksi ile ölçülür. Lerner endeksi, fiyat ile marjinal maliyet arasındaki farkın fiyata oranıdır ve sıfır ile bir arasında değer alır. Endeks değeri bir'e yaklaştıkça firmanın monopol gücü artmaktadır. Bu piyasa yapısında piyasaya giriş engelleri, patentler, lisanslar veya ölçek ekonomileri monopolleşmenin temel nedenleri arasında yer almaktadır. Tam rekabetçi bir firmanın piyasa içerisindeki konumunu ve denge koşullarını inceleyerek dersimize devam edelim.
Bölüm 3
Tam rekabetçi bir firmanın piyasa içerisindeki konumunu ve denge koşullarını inceleyerek dersimize devam edelim. Tam rekabet piyasasında faaliyet gösteren bir işletme için marjinal gelir ve ortalama gelir değerleri her zaman birbirine ve piyasada oluşan fiyata eşittir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak tam rekabetçi bir firmanın toplam gelir eğrisi, orijinden başlayan ve pozitif eğimli bir doğru şeklinde karşımıza çıkar. Firmanın denge durumunu analiz ederken toplam gelir ve toplam maliyet eğrilerinden yararlanılır. Toplam gelir ile toplam maliyet eğrilerinin kesiştiği noktalar, iktisat literatüründe başabaş noktaları olarak adlandırılır. Bu noktalarda firmanın karı sıfırdır. Üretim miktarının bu iki nokta arasında kaldığı aralıkta firma kar elde etmektedir. Maksimum kar düzeyi ise toplam gelir ile toplam maliyet eğrileri arasındaki mesafenin en geniş olduğu üretim seviyesinde gerçekleşir. Sınav hazırlık sürecinde bu grafiksel ilişkilerin ve başabaş noktası kavramının sıklıkla sorulduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum. Şimdi rekabet koşullarının tam olarak gerçekleşmediği eksik rekabet piyasalarını ele alalım. Eksik rekabet piyasalarında fiyat, tam rekabette olduğu gibi piyasa mekanizması tarafından kendiliğinden belirlenmez. Aksine, alıcı ve satıcıların fiyat ve miktar üzerinde belirli bir kontrol gücü bulunmaktadır. Bu piyasa türlerinin en uç örneği olan monopol, yani tekelleşme yapısını inceleyelim. Monopol piyasası, tam rekabetin tam zıttı özelliklere sahiptir. Bu yapıda piyasada tek bir satıcı ve çok sayıda alıcı mevcuttur. Piyasaya girişin önünde ciddi engellerin bulunması, mevcut tek firmanın aşırı kar elde etmesine olanak tanır. Monopolcü firmanın ürettiği malın yakın bir ikamesi bulunmamaktadır. Bu durum, firmanın fiyat üzerindeki kontrol gücünü pekiştirir. Ancak üretilen malı ikame edebilecek potansiyel ürünlerin varlığı, monopolcü firmanın belirleyebileceği tavan fiyatı sınırlayan bir unsurdur. Firmaların monopolleşme nedenlerini birkaç temel başlıkta toplamak mümkündür. Devletin belirli bir malın üretimi için sadece tek bir firmayı yetkilendirmesi yasal bir monopol oluşturur. Bunun yanı sıra, ölçek ekonomileri de doğal bir monopolleşme sürecini beraberinde getirebilir. Maliyetlerini rakiplerine göre çok daha düşük seviyelere çekebilen bir firma, piyasaya hükmederek rakiplerini tasfiye edebilir. Ayrıca lisans veya patent haklarına sahip olmak, firmalar arasında yapılan gizli veya açık anlaşmalar ve bir malın tek ithalatçısı konumunda bulunmak da monopolleşmenin temel gerekçeleri arasındadır. Monopol piyasasında firma, negatif eğimli bir talep eğrisi ile karşı karşıyadır. Bu durum, firmanın fiyatı piyasadan kabul eden değil, piyasaya dikte eden taraf olduğunu gösterir. Monopolcü bir firma için marjinal hasılat fonksiyonu, talep eğrisinin eğiminin iki katı bir eğime sahiptir. Monopolcü firmanın denge ve kar maksimizasyonu koşullarını incelediğimizde, optimum çıktı miktarının marjinal gelirin marjinal maliyete eşit olduğu noktada belirlendiğini görmekteyiz. Bu denge noktasında firmanın elde edeceği kar miktarı, ortalama maliyet eğrisinin konumuna bağlıdır. Ortalama maliyetlerini düşürebilen bir monopolcü, daha yüksek kar elde etme imkanına kavuşur. Sınav sorularında karşımıza çıkan önemli bir ölçüt ise Lerner endeksidir. Lerner endeksi, monopolcü firmanın gücünü ölçmek için kullanılır ve fiyat ile marjinal maliyet arasındaki farkın fiyata oranlanmasıyla hesaplanır. Formül olarak L eşittir P eksi MC bölü P şeklinde ifade edilir. Bu endeks sıfır ile bir arasında değer alır ve değerin bir’e yaklaşması monopol gücünün arttığını gösterir. Monopolcü firmaların kar marjlarını artırmak amacıyla başvurdukları fiyat farklılaştırması yöntemlerine de değinmek gerekir. Birinci dereceden fiyat farklılaştırmasında, firma her birim malı tüketicinin ödemeye razı olduğu en yüksek fiyattan satarak tüketici rantının tamamını ele geçirmeyi hedefler. Bu durum tam fiyat farklılaştırması olarak da bilinir ve pratikte uygulanması oldukça güçtür. İkinci dereceden fiyat farklılaştırmasında ise mal kümeleri farklı fiyatlardan satılır. Elektrik dağıtım şirketlerinin kullanım miktarına göre farklı tarifeler uygulaması buna örnektir. Üçüncü dereceden fiyat farklılaştırmasında ise piyasa, talep esnekliklerine göre alt gruplara ayrılır. Esnekliğin düşük olduğu gruptan yüksek fiyat, esnekliğin yüksek olduğu gruptan ise düşük fiyat talep edilir. Bu uygulamanın başarılı olabilmesi için piyasalar arasında arbitraj imkanının bulunmaması şarttır. Bir diğer piyasa yapısı olan monopolcü rekabet piyasası, hem monopolün hem de tam rekabetin özelliklerini bünyesinde barındırır. Bu piyasada çok sayıda alıcı ve satıcı bulunmasına rağmen, ürün farklılaştırması sayesinde firmaların fiyat üzerinde belirli bir kontrolü vardır. Piyasaya giriş ve çıkışların serbest olması, uzun dönemde aşırı karın ortadan kalkmasına neden olur. Günlük hayatta en sık karşılaştığımız bu piyasa türünde, firmalar homojen olmayan, yani birbirinden farklılaştırılmış ürünler sunarlar. Monopolcü rekabet piyasasında firmanın talep eğrisi, monopole göre daha esnek ancak tam rekabete göre daha inelastiktir. Bu piyasada üretim, marjinal maliyetin marjinal gelire eşit olduğu noktada gerçekleşse de, fiyat marjinal maliyetten yüksek olduğu için tam bir ekonomik etkinlik sağlanamaz. Oligopol piyasası ise birbirine bağımlı birkaç firmanın piyasaya hakim olduğu bir yapıdır. Firmalar karar alırken rakiplerinin hamlelerini göz önünde bulundurmak zorundadır. Piyasada iki firmanın bulunması düopol, üç firmanın bulunması ise triopol olarak adlandırılır. Oligopol modelleri arasında Cournot modeli, firmaların miktar üzerinden rekabet ettiğini ve rakiplerinin üretim miktarını değiştirmeyeceğini varsaydığını öne sürer. Bu modelde her bir firma, piyasadaki toplam talebin belirli bir kısmını karşılar. Örneğin iki firma varsa her biri toplam talebin bir bölü üç’ünü, toplamda ise iki bölü üç’ünü üretirler. Stackelberg modelinde ise bir lider ve bir takipçi firma mevcuttur. Lider firma stratejik davranırken, takipçi firma Cournot modelindeki gibi davranır. Bertrand modeli ise miktar yerine fiyat rekabetine odaklanır ve fiyatlar marjinal maliyet seviyesine kadar düşebilir. Diğer oligopol modellerinden Edgeworth modelinde istikrarlı bir dengeden söz edilemezken, Chamberlin modelinde firmalar birbirlerine olan bağımlılıklarının farkındadır ve toplam talebin yarısını aralarında eşit paylaşarak monopol karı elde ederler. Sweezy modeli ise dirsekli talep eğrisi ile açıklanır. Bu modelde firmalar fiyat artışlarını takip etmezken, fiyat düşüşlerine aynı şekilde karşılık verirler. Bu asimetrik tepki, fiyatların belirli bir noktada katılaşmasına neden olur. Sınavda bu modellerin varsayımları ve aralarındaki temel farklar sıklıkla sorgulanmaktadır. Özellikle hangi modelin fiyat, hangisinin miktar rekabetine dayandığını bilmek kritik önem taşır. Ekonominin temel taşlarından biri olan para konusuna geçiş yapalım. Para, mal ve hizmetlerin değişiminde kullanılan, genel kabul görmüş bir araçtır. Paranın üç temel işlevi bulunmaktadır. İlk olarak para bir hesap birimidir; yani mal ve hizmetlerin değerini belirlemede ve muhasebeleştirmede ortak bir ölçü sağlar. İkinci olarak değişim aracıdır; takas sisteminin getirdiği zorlukları ortadan kaldırarak işlemlerin hızlanmasını sağlar. Üçüncü işlevi ise servet saklama aracı olmasıdır. Enflasyonun düşük olduğu ortamlarda para, biriktirme aracı olarak tercih edilir. Ancak para tutmanın fırsat maliyetinin, alternatif yatırım araçlarının getirisi kadar olduğu unutulmamalıdır. Para ikamesi kavramı, bir ülkedeki yerli paranın işlevlerini yüksek enflasyon veya değer kaybı gibi nedenlerle yabancı paraların üstlenmesi durumudur. Bu durum merkez bankalarının para politikası üzerindeki kontrolünü zayıflatır. Bir nesnenin para olarak kabul edilebilmesi için standart olması, genel kabul görmesi, taşınabilir olması, taklit edilememesi, bölünebilir olması ve dayanıklı olması gerekir. Tarihsel süreçte para; mal para, itibari para ve kaydi para olarak gelişim göstermiştir. Günümüzde en yaygın kullanılan kaydi para, bankacılık sistemi tarafından kredi verme mekanizması aracılığıyla yaratılır. Kaydi para yaratma mekanizmasını bir örnekle açıklayalım. Bir bankaya bin Türk Lirası tutarında bir mevduat yatırıldığını ve zorunlu karşılık oranının yüzde on olduğunu varsayalım. Banka bu tutarın yüz Türk Lirası’sini Merkez Bankası’nda zorunlu karşılık olarak tutar, kalan dokuz yüz Türk Lirası’yi kredi olarak verir. Sisteme geri dönen bu dokuz yüz Türk Lirası’nin de yüzde on’u ayrıldıktan sonra kalan sekiz yüz on Türk Lirası tekrar kredi olarak kullandırılır. Bu süreç matematiksel olarak bir bölü zorunlu karşılık oranı formülü ile hesaplanan bir genişlemeye yol açar. Örneğimizde bin Türk Lirası’lik ilk mevduat, sistemde toplam on bin Türk Lirası’lik bir kaydi para hacmi oluşturabilir. Zorunlu karşılık oranının artması, para çarpanını küçülterek para arzının azalmasına neden olur. Para arzı tanımları, likidite derecelerine göre sınıflandırılır. M1 dar anlamda para arzıdır ve dolaşımdaki nakit ile vadesiz mevduatların toplamından oluşur. M2 tanımı, M1’e vadeli mevduatların eklenmesiyle elde edilir. En geniş tanım olan M3 ise M2’ye repo işlemlerinden sağlanan fonlar, para piyasası fonları ve ihraç edilen menkul kıymetlerin eklenmesiyle hesaplanır. Sınavda bu tanımların içerikleri ve hangi kalemlerin hangi sınıfa dahil olduğu sıkça sorulmaktadır. Özellikle repo işlemlerinin M3 kapsamında değerlendirildiğini bilmek önemlidir. Repo, bir menkul kıymetin belirli bir tarihte geri alınmak üzere satılması işlemidir. Ters repo ise bunun tam tersi olarak geri satmak üzere alım yapılmasıdır. Para talebi ise bireylerin ve kurumların çeşitli amaçlarla ellerinde tutmak istedikleri para miktarını ifade eder. Para talebi; gelir düzeyi, fiyatlar genel seviyesi ve faiz oranlarından etkilenir. Reel para talebi, gelir ile doğru, faiz oranları ile ters orantılıdır. Faiz oranlarının yükselmesi, elde para tutmanın fırsat maliyetini artırdığı için para talebinin azalmasına yol açar. Klasik iktisatçılara göre para sadece bir değişim aracıdır ve miktar teorisi ile açıklanır. Keynesyen yaklaşıma göre ise insanlar işlem, ihtiyat ve spekülasyon amaçlarıyla para talep ederler. Bu teorik yaklaşımlar, para piyasasındaki dengenin nasıl oluştuğunu anlamamız açısından temel teşkil etmektedir. Son olarak, para çarpanı ve parasal taban arasındaki ilişkiye dikkat çekmek gerekir. Para çarpanı, nakit mevduat oranı ve zorunlu karşılık oranına bağlıdır. Nakit kullanımının azalması ve mevduat sistemine daha fazla fon girmesi, para çarpanını büyüterek para arzını artırıcı etki yapar. Merkez Bankası, zorunlu karşılık oranlarını değiştirerek bankaların kredi verme kapasitesini ve dolayısıyla piyasadaki toplam likiditeyi kontrol altında tutar. Bu araçlar, fiyat istikrarının sağlanması ve ekonomik hedeflere ulaşılması noktasında kritik bir rol oynamaktadır. Sınavda bu mekanizmaların işleyişi ve değişkenler arasındaki yönsel ilişkiler üzerine kurgulanan sorularla karşılaşmanız kuvvetle muhtemeldir. Sermaye piyasası ve finansal kurumlar dersimizin bu bölümünde, repo ve ters repo işlemlerine konu olabilecek finansal araçlar, para talebi teorileri ve merkez bankacılığının temel prensipleri üzerinde duracağız.
Bölüm 4
Sermaye piyasası ve finansal kurumlar dersimizin bu bölümünde, repo ve ters repo işlemlerine konu olabilecek finansal araçlar, para talebi teorileri ve merkez bankacılığının temel prensipleri üzerinde duracağız. Öncelikle repo ve ters repo işlemlerine konu olan menkul kıymetlerin kapsamını belirlemek, piyasa işleyişini anlamak açısından elzemdir. Bu kapsamda, yurt dışında ihraç edilmiş kamu borçlanma araçları, yirmi sekiz Mart iki bin iki tarihli ve dört bin yedi yüz kırk dokuz sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun çerçevesinde kurulan varlık kiralama şirketleri tarafından yurt içinde veya yurt dışında ihraç edilen kira sertifikaları temel araçlar arasında yer almaktadır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından ihraç edilen likidite senetleri ile Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, kamu iktisadi kuruluşları ve mahalli idarelerin ilgili kanun uyarınca ihraç ettikleri borçlanma araçları da bu gruptadır. Bankalar tarafından ihraç edilenler dahil olmak üzere, Türkiye’de yerleşik ihraççılar tarafından yurt içinde veya yurt dışında ihraç edilmiş borçlanma araçları, kira sertifikaları, varlığa dayalı menkul kıymetler, varlık teminatlı menkul kıymetler, ipoteğe dayalı menkul kıymetler ve ipotek teminatlı menkul kıymetler de repo işlemlerine konu edilebilir. Son olarak, Borsa İstanbul Anonim Şirketi tarafından belirlenen ve pay piyasasında işlem gören belirli paylar da repo ve ters repo işlemlerinde kullanılabilmektedir. Merkez bankalarının para politikası uygulamalarında repo ve ters repo işlemleri kritik birer açık piyasa işlemi aracıdır. Merkez bankası piyasaya likidite sağlamak istediğinde, genellikle bir hafta vadeli ters repo yaparak bankaların ellerindeki menkul kıymetleri belirli bir süre sonra geri satma taahhüdüyle satın alır. Bu mekanizma ile piyasaya kısa süreli nakit girişi sağlanmış olur. Aksine, piyasada fiyat istikrarını tehdit edebilecek bir likidite fazlası mevcutsa, merkez bankası repo yaparak piyasaya menkul kıymet arz eder ve karşılığında nakit çekerek para arzını daraltır. Bu operasyonel detaylar, sınav sorularında merkez bankasının piyasa likiditesini yönetme biçimi olarak sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Para talebi konusuna geçecek olursak, bu kavram hane halklarının, firmaların ve devletin ellerinde tutmak istedikleri nakit miktarını ifade eder. Para talebini etkileyen temel faktörler arasında nüfus, ödeme sistemlerindeki teknolojik gelişmeler, fiyatlar genel seviyesi, gelecek beklentileri ve faiz oranları yer almaktadır. Özellikle kaydi para ve kredi kartı kullanımının yaygınlaşması, bireylerin nakit tutma ihtiyacını doğrudan etkileyen unsurlardır. Fiyatlar genel seviyesindeki artış para talebini doğru orantılı olarak artırırken, faiz oranlarındaki artış parayı nakit tutmanın fırsat maliyetini yükselttiği için para talebini azaltmaktadır. Ekonomik analizlerde paranın satın alma gücünü ölçmek adına reel para talebi kavramı kullanılır. Reel para talebi, nominal para talebinin fiyatlar genel seviyesine bölünmesiyle elde edilir ve reel gelir ile pozitif, faiz oranı ile negatif ilişkilidir. Bu fonksiyonel ilişki sınavda Md bölü P eşittir L parantez içinde Y virgül i şeklinde formüle edilmektedir. İktisat literatüründe para talebi farklı yaklaşımlarla ele alınmıştır. Klasik yaklaşıma göre Irving Fisher tarafından geliştirilen Miktar Teorisi, para talebinin temel belirleyicisinin gelir olduğunu savunur. M çarpı V eşittir P çarpı Y olarak ifade edilen bu denklemde M para miktarını, V paranın dolaşım hızını, P fiyatlar genel seviyesini ve Y toplam çıktıyı temsil eder. Fisher’in yaklaşımında para talebinin faiz esnekliği sıfır kabul edilir. Klasik iktisatçılar kısa dönemde paranın dolaşım hızı ve toplam çıktının sabit olduğunu varsaydıkları için, para arzındaki bir artışın doğrudan ve aynı oranda fiyatlar genel seviyesine yansıyacağını ileri sürerler. Örneğin, on milyar Türk Lirası nominal gayrisafi yurt içi hasıla ve beş milyar Türk Lirası para miktarı olan bir ekonomide paranın dolaşım hızı iki olarak hesaplanır. Bu, her bir birim paranın yıl içinde ortalama iki kez el değiştirdiğini gösterir. Klasik okulun bir diğer önemli yaklaşımı olan Cambridge Yaklaşımı, Alfred Marshall ve Pigou tarafından geliştirilmiştir. Burada nominal para talebi, nominal gelirin belirli bir oranı olan k katsayısı ile ifade edilir. k katsayısı, bireylerin gelirlerinin ne kadarını nakit olarak tutmak istediklerini gösterir ve matematiksel olarak paranın dolaşım hızının tersine, yani bir bölü V değerine eşittir. Pigou bu modele reel servet değişkenini de ekleyerek para talebinin sadece işlem güdüsüyle değil, aynı zamanda servet tutma isteğiyle de şekillendiğini belirtmiştir. Fisher ve Pigou yaklaşımları arasındaki temel fark, Fisher’in harcamalar ve dolaşım hızı üzerine odaklanmasına karşın, Pigou’nun servet ve nakit tutma tercihlerine vurgu yapmasıdır. Keynesyen para talebi teorisi, literatürde Likidite Tercihi Teorisi olarak da bilinir. Keynes, Klasiklerin aksine paranın dolaşım hızının istikrarsız olduğunu ve faiz oranlarına duyarlı olduğunu savunur. Keynes’e göre bireyler parayı üç temel güdüyle talep ederler: işlem güdüsü, ihtiyat güdüsü ve spekülasyon güdüsü. İşlem ve ihtiyat güdüleri gelir düzeyi ile pozitif ilişkilidir. Ancak spekülasyon güdüsü, paranın bir değer biriktirme aracı olarak görülmesiyle ilgilidir ve faiz oranları ile ters yönlü bir ilişki içerisindedir. Faiz oranlarının çok düşük seviyelere indiği ve bireylerin faizlerin artık sadece yükselebileceğini düşündüğü durumlarda, herkes nakit tutmayı tercih eder ve tahvil alımını durdurur. Bu duruma likidite tuzağı denir. Likidite tuzağında LM eğrisi yatay bir hal alır ve para politikası etkinliğini tamamen yitirir. Bu ayrım, sınavda para ve maliye politikalarının etkinliği sorularında belirleyici bir kriterdir. Modern Miktar Teorisi ise Milton Friedman ve Monetaristler tarafından geliştirilmiştir. Friedman, para talebini bir varlık talebi olarak görür ve sürekli gelir hipotezi çerçevesinde açıklar. Bu teoriye göre para talebi; fiyatlar genel düzeyi, enflasyon beklentileri, reel gelir, faiz oranları ve beşerî sermaye gibi değişkenlerden etkilenir. Friedman’a göre faiz oranlarının para talebi üzerindeki etkisi Keynes’in iddia ettiğinin aksine oldukça sınırlıdır. Ayrıca Friedman, paranın alternatifi olarak sadece tahvilleri değil, hisse senetleri ve dayanıklı tüketim malları gibi reel varlıkları da modele dahil eder. Finansal piyasalar konusuna değinecek olursak, bu piyasalar fon arz edenler ile fon talep edenlerin buluştuğu mecralardır. Vade yapısına göre para piyasası ve sermaye piyasası olarak ikiye ayrılırlar. Para piyasası, vadesi bir yıla kadar olan kısa vadeli fonların el değiştirdiği piyasadır ve temel aktörleri bankalardır. Sermaye piyasası ise bir yıldan uzun vadeli fonların işlem gördüğü, yatırımların finansmanına odaklanan piyasadır. Para piyasası araçları arasında hazine bonoları ve finansman bonoları öne çıkar. Hazine bonoları, devlet tarafından ihraç edilen, vadesi bir yıldan kısa, likiditesi yüksek ve riski düşük borçlanma senetleridir. Finansman bonoları ise anonim ortaklıklar tarafından ihraç edilen, hazine bonosuna göre daha yüksek risk ve daha düşük likidite taşıyan araçlardır. Sermaye piyasasında ise hisse senetleri ve tahviller temel araçlar olarak karşımıza çıkar. Merkez bankaları, modern ekonomilerde para otoritesi olarak görev yapar ve temel amaçları fiyat istikrarını sağlamaktır. Merkez bankalarının banknot basma tekeli, para politikasını yönetme, kredi politikalarını icra etme ve altın ile döviz rezervlerini yönetme gibi görevleri bulunmaktadır. Ayrıca devletin ve bankacılık sisteminin son kredi mercii olma fonksiyonunu üstlenirler. Merkez bankası bağımsızlığı, bu kurumların siyasi baskılardan uzak karar alabilmesini ifade eder. Bağımsızlık; araç bağımsızlığı ve amaç bağımsızlığı olarak ikiye ayrılır. Amaç bağımsızlığı, bankanın hedeflerini kendisinin belirlemesidir. Ancak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası örneğinde olduğu gibi, temel amaç kanunla fiyat istikrarı olarak belirlendiği için tam bir amaç bağımsızlığından söz edilemez. Buna karşın, belirlenen hedefe ulaşmak için hangi araçların kullanılacağına bankanın karar vermesi araç bağımsızlığıdır ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bu yetkiye sahiptir. yirmi beş Nisan iki bin bir tarihinde bin iki yüz on bir sayılı Kanun’da yapılan değişiklikle Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın araç bağımsızlığı yasal güvenceye kavuşturulmuş ve hazineye doğrudan kredi açması yasaklanmıştır. Uluslararası para sistemleri tarihinde Bretton Woods Sistemi önemli bir dönüm noktasıdır. bin dokuz yüz kırk dört yılında kurulan bu sistemde Amerikan Doları altına endekslenmiş, diğer ülke paraları ise dolara sabitlenmiştir. Bir ons altın otuz beş dolar olarak belirlenmiştir. Bu sistemle birlikte Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu yani Uluslararası Para Fonu kurulmuştur. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dış ticaret açıkları nedeniyle bin dokuz yüz yetmiş bir yılında bu sistem sona ermiştir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bilançosuna bakıldığında aktif tarafta dış varlıklar ve iç varlıklar, pasif tarafta ise emisyon, bankalar mevduatı ve kamu mevduatı gibi kalemler yer alır. Parasal taban, rezerv para ile net açık piyasa işlemlerinin toplamından oluşur. Para politikası yönetiminde kullanılan Taylor Kuralı, optimal kısa vadeli faiz oranının belirlenmesinde kullanılan matematiksel bir modeldir. Bu kurala göre, gerçekleşen enflasyon hedeflenen enflasyonu aştığında veya gerçekleşen hasıla potansiyel hasılayı geçtiğinde nominal faiz oranlarının artırılması gerekir. Türkiye’de iki bin altı yılından itibaren açık enflasyon hedeflemesi rejimi uygulanmaktadır. Fiyat istikrarı, finansal piyasaların etkin çalışması, risk algısının azalması ve gelir dağılımının korunması açısından hayati önem taşır. Eğer enflasyon hedeflerinden sapma olursa, merkez bankası hükümete açık mektup yazarak sapmanın nedenlerini ve alınacak önlemleri kamuoyuna açıklar. Faiz koridoru uygulaması, merkez bankasının gecelik borç verme faizi ile borçlanma faizi arasında oluşturduğu alanı ifade eder. Bu koridor, piyasadaki faiz oynaklığını kontrol etmek ve para politikasında esneklik sağlamak amacıyla kullanılır. Kontrol ufku ise, faiz kararlarının enflasyon üzerindeki nihai etkisinin görülmesi için gereken on iki ile yirmi dört aylık süreyi tanımlar. Bankalararası Para Piyasası ise bankaların kısa vadeli likidite ihtiyaçlarını birbirlerinden karşıladıkları, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bünyesinde faaliyet gösteren bir piyasadır. Merkez bankasının döviz rezervi tutma amaçları arasında fiyat istikrarını desteklemek, piyasalara güven vermek, kamu kesiminin dış borç servisini gerçekleştirmek ve dışsal şoklara karşı likidite bulundurmak yer alır. Gösterge niteliğindeki döviz kurları ise her iş günü saat on beş:otuz’da ilan edilir. Bu kurlar, on:sıfır ile on beş:sıfır saatleri arasında bankalararası piyasadan alınan altı farklı değerin ortalaması alınarak hesaplanır. Emisyon hacmi ise piyasadaki banknot miktarını ifade eder ve temel olarak ekonomik birimlerin para talebi tarafından belirlenir. Para politikası, ekonomi politikasının bir alt dalı olarak fiyat istikrarı, tam istihdam ve ekonomik büyüme gibi makroekonomik hedeflere ulaşmak için kullanılan araçlar bütünüdür. Bu temel kavramlar ve sayısal eşikler, sermaye piyasası lisanslama sınavlarında adayların sorumlu olduğu temel bilgi alanlarını oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından gösterge niteliğindeki döviz kurlarının belirlenme süreci, finansal piyasaların işleyişi açısından büyük bir titizlikle yürütülmektedir.
Bölüm 5
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından gösterge niteliğindeki döviz kurlarının belirlenme süreci, finansal piyasaların işleyişi açısından büyük bir titizlikle yürütülmektedir. Bu süreçte her iş günü saat on nokta sıfır ile on beş nokta sıfır arasında, her saat başında olmak üzere bankalararası döviz piyasasında bir Amerika Birleşik Devletleri Doları karşılığında Türk Lirasına kotasyon veren bankaların alım ve satım fiyatlarının ortalaması esas alınmaktadır. Belirlenen bu altı saatlik zaman dilimi içerisinde elde edilen altı farklı değerin aritmetik ortalaması alınarak bir orta değer tespit edilir. Tespit edilen bu orta değere belirli oranlarda iskonto ve prim uygulanması suretiyle nihai döviz alış ve döviz satış kurları netleştirilmektedir. Diğer döviz kurlarının hesaplanmasında ise uluslararası piyasalardaki çapraz kurların yine saat on nokta sıfır ile on beş nokta sıfır arasında alınan altı farklı değerinin aritmetik ortalaması kullanılmakta ve bu değerler Amerika Birleşik Devletleri Doları orta değerine uygulanmaktadır. Her saat aralığında belirlenmiş olan bu ortalamalar, orta değerler ve Amerika Birleşik Devletleri Doları ile Euro çapraz kurları, bir sonraki iş günü Merkez Bankası internet sitesinde yer alan piyasa verileri sayfasında kamuoyuna ilan edilmektedir. Gösterge niteliğindeki döviz ve efektif alış satış kurları ise her iş günü saat on beş nokta otuz itibarıyla internet sitesinde yayınlanmakta ve bir sonraki günün Resmi Gazete nüshasında yer almaktadır. Bu kurların hukuki niteliği incelendiğinde, yayınlanan değerlerin hiçbir gerçek veya tüzel kişiyi bağlamadığı, ancak belirlendikleri günden bir iş günü sonra Merkez Bankası tarafından gişe işlemlerinde ve belirli muhasebe kayıtlarında kullanılabileceği görülmektedir. Merkez Bankası dışındaki taraflar arasında gerçekleştirilen işlemlerde uygulanacak kurun tespiti tamamen tarafların serbest iradesine bırakılmıştır. Ayrıca resmi tatillerde, hafta sonlarında ve yarım gün çalışılan mesai günlerinde gösterge kur belirlenmediği hususu sınav hazırlık sürecinde teknik bir ayrıntı olarak dikkate alınmalıdır. Ekonomik sistemde emisyon kavramı, banknot, tahvil, bono ve pay senedi gibi finansal değerlerin ilk kez piyasaya sürülmesi, dolaşıma sokulması veya ihraç edilmesi süreçlerini ifade etmektedir. İktisadi literatürde tedavüldeki banknotlar olarak da tanımlanan emisyon hacmi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından ihraç edilen banknotların toplam tutarını temsil eder. Emisyon hacminin büyüklüğünü belirleyen temel faktör, ekonomik birimlerin para talebidir. Para talebi ise iktisat teorisinde işlem, ihtiyat ve spekülasyon saikleri olmak üzere üç temel bileşenden oluşmaktadır. İşlem ve ihtiyat saikli para talebi, ekonomik birimlerin gelir düzeyinin pozitif bir fonksiyonu olarak kabul edilirken, spekülasyon saikli para talebi faiz oranlarının negatif bir fonksiyonu niteliğindedir. Bu noktada sınav açısından kritik bir ayrım şudur ki, gerçekleşen veya beklenen enflasyon oranlarındaki artış, paranın satın alma gücünü aşındırdığı için ekonomik birimlerin daha az nakit para tutma eğilimine girmesine, dolayısıyla para talebinin ve emisyon hacminin düşmesine neden olmaktadır. Emisyon hacmi üzerinde etkili olan bir diğer unsur ise emisyon arzıdır. Merkez Bankası, para politikası hedefleri doğrultusunda gerçekleştirdiği açık piyasa işlemleri, devlet iç borçlanma senedi alım satımları, döviz müdahaleleri ve zorunlu karşılık oranlarındaki düzenlemeler vasıtasıyla emisyon arzını doğrudan yönetmektedir. Para politikası uygulamalarını daha iyi kavrayabilmek için öncelikle ekonomi politikası kavramının çerçevesini çizmek gerekmektedir. Ekonomi politikası, bir ekonominin belirlenen stratejik amaçlar doğrultusunda istenilen yönde işlev görmesini sağlamak amacıyla çeşitli araçların kullanılması sürecidir. Bu politikaların temelinde ekonomik olayların analizi ve bu olayların yaratabileceği muhtemel etkilerin yönetilmesi yatar. Örneğin, fiyat istikrarının sağlanması bir ekonomi politikası amacı iken, bu amaca ulaşmak için kullanılan faiz oranları veya zorunlu karşılıklar birer politika aracıdır. Ekonomi politikaları; üreticilerin ve tüketicilerin davranışları, devletin mali yapısı, firmaların yatırım kararları ve hane halklarının tüketim tercihleri üzerinde derin etkilere sahiptir. Makroekonomik dengelerin tesisi ve büyüme, istihdam gibi göstergelerin seyri açısından ekonomi politikası kararları belirleyici rol oynamaktadır. Ülkelerin karşılaştığı ekonomik sorunların niteliğine göre farklılık gösteren bu politikalar genel olarak para politikası, maliye politikası, dış ticaret politikaları ile fiyat ve gelir politikaları olmak üzere dört ana başlıkta toplanmaktadır. Para politikası, Merkez Bankası tarafından parasal araçların ekonomideki dengesizliklerin giderilmesi ve makroekonomik hedeflere ulaşılması amacıyla kullanılmasıdır. Günümüzde Merkez Bankaları, gelişen finansal mimari ile birlikte oldukça geniş bir araç setine sahiptir. Bu araçların etkileri piyasaya doğrudan veya dolaylı yollarla yansımaktadır. Temel para politikası araçları arasında zorunlu karşılıklar, selektif krediler, kredi tavanı ve tabanı uygulamaları, açık piyasa işlemleri ve reeskont oranları yer almaktadır. Açık piyasa işlemleri, piyasadaki likidite düzeyini istikrarlı hale getirmek için kullanılan en dinamik araçtır. Merkez Bankası piyasadan tahvil veya diğer menkul kıymetleri satın aldığında piyasaya likidite enjekte ederek para arzını genişletir. Bu durum genellikle fiyatlar genel seviyesinde bir yükselme eğilimi yaratabilir. Aksine, piyasaya menkul kıymet satışı yapıldığında piyasadaki likidite çekilerek para arzı daraltılır. Bu işlemler sadece para miktarını değil, aynı zamanda finansal araçların fiyatlarını ve faiz oranlarını da etkilemektedir. Örneğin, piyasadan menkul kıymet alımı yapılması, bu kıymetlerin fiyatlarını yükseltirken faiz oranlarının düşmesine yol açmaktadır. Açık piyasa işlemleri kapsamında gerçekleştirilen repo ve ters repo işlemleri sınav sorularında sıklıkla karşımıza çıkan teknik konulardır. Repo işlemi, Merkez Bankasının piyasada likidite sıkışıklığı yaşandığı dönemlerde, bankalardan belirli bir süre sonra geri satmak vaadiyle menkul kıymet satın almasıdır. Bu işlemle piyasaya geçici olarak fon aktarılır. Ters repo ise piyasadaki likidite fazlasını çekmek amacıyla, Merkez Bankasının bankalara daha sonra geri satın almak vaadiyle menkul kıymet satması işlemidir. Bu işlem likiditeyi azaltıcı ve daraltıcı bir etki yaratır. Doğrudan alım ve doğrudan satım işlemleri ise geri alım vaadi olmaksızın yapılan ve piyasadaki likiditeyi kalıcı olarak etkileyen işlemlerdir. Reeskont politikası ise bankaların ellerindeki ticari senetleri Merkez Bankasına iskonto ettirerek kredi sağlamaları sürecini ifade eder. Merkez Bankası reeskont oranlarını yükselterek bankaların borçlanma maliyetini artırabilir ve bu yolla para arzını daraltabilir. Reeskont faizlerinin düşürülmesi ise genişletici bir para politikası sinyali olarak kabul edilir. Zorunlu karşılıklar, bankaların mevduat ve benzeri yükümlülüklerinin belirli bir oranını Merkez Bankası nezdinde tutmak zorunda oldukları rezervlerdir. Bu araç, hem mevduat sahiplerinin güvenliğini sağlamak hem de bankaların yaratabileceği kaydi para miktarını kontrol etmek amacıyla kullanılır. Zorunlu karşılık oranlarının artırılması, bankaların verebileceği kredi miktarını kısıtladığı için daraltıcı bir etki yaratırken, oranların düşürülmesi piyasadaki likiditeyi artırarak genişletici bir etki doğurur. Selektif krediler ise belirli sektörlerin veya faaliyet kollarının desteklenmesi amacıyla uygulanan yönlendirilmiş kredi politikalarıdır. Kredi tavanı ve tabanı uygulamaları ise bankaların kullandırabileceği kredilere doğrudan miktar kısıtlaması getirilmesi esasına dayanır. Bu araçlar günümüzde serbest piyasa mekanizması içerisinde daha az tercih edilmekle birlikte, olağanüstü dönemlerde likidite kontrolü için önemini korumaktadır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu'nda iki bin bir yılında yapılan değişiklik, Türkiye'nin ekonomi tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten önce Merkez Bankasının devletin çıkardığı borçlanma araçlarını birincil piyasadan doğrudan satın alması mümkündü. Bu durum, kamu açıklarının para basılarak finanse edilmesi anlamına geliyordu ve kronik yüksek enflasyonun temel nedenlerinden biriydi. iki bin bir yılındaki yasal düzenleme ile Merkez Bankasının birincil piyasadan devlet iç borçlanma senedi satın alması yasaklanmış, böylece bankanın amaç bağımsızlığı güçlendirilmiştir. Bu düzenleme ile Merkez Bankasının temel görevi fiyat istikrarını sağlamak olarak net bir şekilde tanımlanmıştır. Fiyat istikrarı hedefi doğrultusunda kullanılan açık piyasa işlemleri arasında likidite senedi ihracı da yer almaktadır. Merkez Bankası, piyasadaki aşırı likiditeyi çekmek amacıyla kendi nam ve hesabına vadesi doksan bir günü geçmeyen likidite senetleri ihraç edebilir. Bu senetler ikincil piyasada işlem görebilir ancak temel amaçları bir yatırım aracı olmak değil, para politikasının etkinliğini artırmaktır. Sterilizasyon kavramı, Merkez Bankasının döviz piyasasına yaptığı müdahalelerin para arzı üzerindeki etkilerini dengeleme sürecini ifade eder. Örneğin, Merkez Bankası döviz kurundaki aşırı yükselişi engellemek için piyasaya döviz satıp karşılığında Türk Lirası topladığında, piyasadaki Türk Lirası miktarı azalır. Eğer bu azalma faiz oranlarında istenmeyen bir yükselişe neden olacaksa, Merkez Bankası açık piyasa işlemleriyle piyasaya tekrar Türk Lirası vererek likiditeyi eski seviyesine getirebilir. Bu dengeleme işlemine sterilizasyon denir. Benzer şekilde, Rezerv Opsiyonu Mekanizması kısa adıyla ROM, sermaye hareketlerinin yarattığı oynaklığı azaltmak için geliştirilmiş özgün bir araçtır. Bu mekanizma, bankaların Türk Lirası zorunlu karşılıklarının belirli bir yüzdesini döviz veya altın cinsinden tutabilmelerine olanak tanır. Rezerv Opsiyonu Oranı, bu imkanın üst sınırını belirlerken; Rezerv Opsiyonu Katsayısı yani ROK, bir birim Türk Lirası karşılığında ne kadar döviz veya altın tutulması gerektiğini ifade eder. ROM, sermaye girişlerinin yoğun olduğu dönemlerde dövizin bir kısmının Merkez Bankası rezervlerinde toplanmasını sağlayarak Türk Lirası üzerindeki değerlenme baskısını hafifletir. iki bin yirmi iki yılı itibarıyla ROM uygulamasına son verilmiş olsa da ROK uygulaması teknik bir parametre olarak önemini korumaktadır. Para politikasının temel amaçları geniş bir yelpazede ele alınmalıdır. Birincil amaç fiyat istikrarıdır; yani enflasyonun ve deflasyonun ekonomi üzerindeki tahrip edici etkilerinin önlenmesidir. Bunun yanı sıra tam istihdam düzeyine ulaşılması, finansal piyasalarda istikrarın sağlanması, döviz kurlarında ve faiz oranlarında aşırı dalgalanmaların önüne geçilmesi, sürdürülebilir ekonomik büyüme ve dış ödemeler dengesinin tesisi diğer önemli hedeflerdir. Bu hedeflere ulaşmak için uygulanan politikalar daraltıcı ve genişletici olmak üzere ikiye ayrılır. Daraltıcı para politikası, enflasyonist baskıları azaltmak için para arzının kısıldığı ve faizlerin yükseltildiği bir süreçtir. Genişletici para politikası ise ekonomik durgunluk ve işsizlik dönemlerinde para arzının artırıldığı ve faizlerin düşürüldüğü gevşek bir politika duruşunu temsil eder. Para piyasası dengesini temsil eden LM eğrisi, faiz oranları ile milli gelir düzeyi arasındaki pozitif ilişkiyi gösteren bir fonksiyondur. LM denklemi, reel para arzının reel para talebine eşitlendiği noktada oluşur. Burada k parametresi para talebinin gelire duyarlılığını, h parametresi ise para talebinin faiz oranına duyarlılığını temsil eder. LM eğrisinin konumu doğrudan reel para arzı tarafından belirlenir. Para arzındaki artış LM eğrisini sağa ve aşağı doğru kaydırırken, para arzındaki azalış eğriyi sola ve yukarı doğru kaydırır. Ayrıca ödeme sistemlerindeki teknolojik gelişmeler, kredi kartı kullanımının yaygınlaşması veya servet düzeyindeki değişimler de para talebi üzerinden LM eğrisinin konumunu etkilemektedir. LM eğrisinin eğimi ise para talebinin faiz esnekliğine bağlıdır. Faiz esnekliği ne kadar yüksekse LM eğrisi o kadar yatık, faiz esnekliği ne kadar düşükse eğri o kadar dik bir yapı sergiler. Para ve maliye politikalarının uygulanmasında karşılaşılan gecikme sorunları, politikaların etkinliğini doğrudan etkileyen unsurlardır. İçsel gecikmeler; ekonomideki sorunun fark edilmesi süreci olan tanı gecikmesi, uygun politikanın belirlenmesi süreci olan karar gecikmesi ve kararın hayata geçirilmesi süreci olan uygulama gecikmesinden oluşur. Dışsal gecikme ise uygulanan politikanın reel ekonomi üzerindeki etkilerinin görülmeye başlandığı süreyi ifade eder. Para politikasında içsel gecikmeler genellikle kısa, ancak dışsal gecikmeler daha uzundur. Maliye politikasında ise karar alma süreçleri yasama organına bağlı olduğu için içsel gecikmeler daha uzun sürebilmektedir. Maliye politikası, devletin bütçe araçlarını kullanarak ekonomik hedeflere ulaşma çabasıdır. Kamu harcamaları, vergiler ve borçlanma bu politikanın temel yapı taşlarını oluşturur. Kamu harcamaları ekonomik sınıflandırmaya göre cari harcamalar, yatırım harcamaları ve transfer harcamaları olarak üçe ayrılır. Cari harcamalar, devletin günlük işleyişini sürdürmesi için yapılan personel ödemeleri gibi harcamalardır. Yatırım harcamaları, baraj, okul, yol gibi üretim kapasitesini artıran uzun vadeli harcamalardır. Transfer harcamaları ise devletin karşılıksız olarak yaptığı sosyal yardımlar, vergi muafiyetleri ve borç faiz ödemeleridir. Bu harcamaların her birinin toplam talep ve üretim üzerindeki etkileri farklılık göstermektedir. Kamu gelirleri içerisinde en büyük paya sahip olan unsur vergilerdir. Vergiler, anayasal bir zorunluluk çerçevesinde, kişilerin mali güçlerine göre karşılıksız olarak toplanan paralardır. Vergilerin yanı sıra harçlar, sunulan belirli bir kamu hizmeti karşılığında alınırken; şerefiyeler, kamu yatırımları sonucu değeri artan gayrimenkul sahiplerinden tahsil edilir. Parafiskal gelirler ise sosyal güvenlik primleri gibi belirli kurumların sunduğu hizmetler için üyelerinden topladığı kaynaklardır. Vergi politikaları analiz edilirken Laffer Eğrisi büyük önem taşır. Arthur Laffer tarafından ortaya konan bu teoriye göre, vergi oranlarının belirli bir eşik değerin üzerine çıkarılması, ekonomik birimlerin çalışma isteğini azaltacağı ve vergi kaçırma eğilimini artıracağı için toplam vergi gelirlerinin düşmesine neden olur. Bu durum verginin gelir ve ikame etkileriyle açıklanmaktadır. Maliye politikası tartışmalarında Ricardocu Denklik Hipotezi, devlet harcamalarının finansman yönteminin reel ekonomi üzerinde etkisiz olduğunu savunur. Bu hipoteze göre, devletin bugün vergi indirmek yerine borçlanarak harcama yapması, rasyonel bireyler tarafından gelecekte bu borçların ödenmesi için vergilerin artırılacağı şeklinde yorumlanır. Bu nedenle bireyler, vergi indirimiyle artan gelirlerini tüketmek yerine gelecekteki vergi yükünü karşılamak amacıyla tasarruf ederler. Sonuç olarak, maliye politikasının toplam talep üzerinde canlandırıcı bir etkisi oluşmaz ve politika nötr kalır. Bu teorik yaklaşımlar, sınavda maliye politikasının etkinliği konusundaki sorularda temel dayanak noktalarını oluşturmaktadır. Devletin piyasadaki rolü, kamu gelir ve gider dengesi üzerinden şekillenmekte ve makroekonomik istikrarın sağlanmasında para politikası ile eşgüdümlü bir şekilde yürütülmektedir. Maliye politikası uygulamalarında iktisadi birimlerin davranışlarını ve bu davranışların makroekonomik etkilerini anlamak adına Ricardo ve Barro tarafından geliştirilen denklik yaklaşımını incelemek gerekmektedir.
Bölüm 6
Maliye politikası uygulamalarında iktisadi birimlerin davranışlarını ve bu davranışların makroekonomik etkilerini anlamak adına Ricardo ve Barro tarafından geliştirilen denklik yaklaşımını incelemek gerekmektedir. Bu yaklaşıma göre devletin cari dönemde gerçekleştirdiği bir vergi indirimi, söz konusu indirim nedeniyle ortaya çıkacak kamu açıklarının gelecekte mutlaka bir vergi artırımı ile finanse edileceği beklentisini doğurur. Rasyonel hareket eden ekonomik birimler, bugünkü vergi indirimini kalıcı bir gelir artışı olarak görmezler ve tüketim kararlarında bir değişikliğe gitmezler. Bu durumda maliye politikasının reel ekonomik aktivite üzerindeki etkisi nötr kalmaktadır. Cari bir vergi indiriminin ileride vergi artırımına neden olacağını öngören bireyler, artan gelirlerini tüketmek yerine gelecekteki vergi yükünü karşılamak amacıyla tasarruf etmeyi tercih ederler. Dolayısıyla vergileri indirerek piyasaya aktarılan kaynaklar beklenen canlandırıcı etkiyi yaratamaz. Uzun dönemde devletin kamu açıklarını finanse etmek için ödünç verilebilir fonlar piyasasına girmesi faiz oranlarını yükseltir. Bu durum diğer ekonomik birimlerin borçlanma talebini ve yatırımlarını düşürerek dışlama etkisine yol açar. Ancak bireylerin bu süreci tahmin ederek tasarruflarını artırması ve bu tasarrufları fon piyasasına arz etmesiyle faiz oranları tekrar düşer ve özel sektör dışlanmamış olur. Sonuç olarak vergi indirimlerinin cari dönem ekonomik aktivitesi üzerinde herhangi bir etkisi bulunmamaktadır. Kamu gelirlerinin çeşitlerini ve özelliklerini incelemeye harç kavramı ile devam edelim. Vatandaşların kamu hizmetlerinden doğrudan fayda sağlamaları karşılığında ödedikleri bedele harç denilmektedir. Harçlar, kamu hizmeti üreten kurumların sundukları hizmetlerden yararlanan kişilerden alınır ve bu yönüyle vergiden ayrılır. Vergiler tüm vatandaşlardan alınırken, harçlar sadece ilgili hizmetten faydalananlardan tahsil edilir. Yargı harçları, tapu harcı ve pasaport harcı bu gelir türünün en belirgin örnekleridir. Bir diğer kamu geliri türü olan şerefiye ise kamu kurumlarının gerçekleştirdiği bayındırlık ve imar hizmetleri sonucunda değeri artan gayrimenkul sahiplerinden alınan bir değer artış bedelidir. Günümüzde belediyeler yol, elektrik, su ve kanalizasyon gibi hizmetlerin karşılığında harcamalara katılma payı adı altında şerefiye geliri toplamaktadır. Sınav hazırlık sürecinde şerefiye ile harç arasındaki farkın, şerefiyenin bir gayrimenkul değer artışına dayanması olduğu unutulmamalıdır. Resim olarak adlandırılan kamu gelirleri, kamu kuruluşları tarafından belirli bir işin yapılmasına yetki veya izin verilmesi halinde alınan paralardır. Bunlar bir nevi yararlanma vergisi niteliğindedir ancak mali güce göre alınmamaları ve bir karşılığının bulunması nedeniyle harçlara daha yakındır. Günümüzde resimlerin kamu gelirleri içindeki payı azalmakta ve çoğu vergiye dönüşmektedir. Örneğin geçmişte uygulanan eğlence resmi günümüzde eğlence vergisi olarak tahsil edilmektedir. Parafiskal gelirler ise kamu hizmeti sunan kurumların veya mesleki kuruluşların hizmet finansmanı için üyelerinden aldıkları gelirlerdir. Meslek odası aidatları ve Sosyal Güvenlik Kurumu primleri parafiskal gelirlere örnek teşkil eder. Bu gelirlerin en önemli özelliği bütçe dışı olmaları ve geliri elde eden kurumun kendi bütçesinde yer almalarıdır. Fon gelirleri ise belirli bir amacın gerçekleştirilmesi için ayrılan ve bütçe içinde veya dışında özel bir hesapta tutulan kaynaklardır. Bu fonlar bürokratik engeller olmaksızın hızlı harcanabildiği için önemli bir kamu geliri haline gelmiştir. Devletin bazı malların üretimini tekeline alarak fiyatı maliyetin üzerinde belirlemesi sonucu elde ettiği kâra mali tekel geliri denir. Geçmişte Tekel Genel Müdürlüğü aracılığıyla alkollü içki ve tütün ürünlerinden elde edilen gelirler bu kapsamdadır ancak günümüzde mali tekellerin önemi azalmıştır. Mülk ve teşebbüs gelirleri ise devletin sahip olduğu gayrimenkullerden ve ticari faaliyetlerinden elde ettiği kazançlardır. Karayolları, limanlar ve köprülerin kiralanması veya satılması mülk gelirlerini oluştururken, kamu iktisadi teşebbüslerinin faaliyetleri teşebbüs gelirlerini meydana getirir. Bu gelirlerde cebir unsuru bulunmaz çünkü devlet burada özel bir ekonomik aktör gibi hareket eder. Senyoraj geliri ise devletin para basma imtiyazını kullanarak elde ettiği gelirdir. Tedavüle çıkarılan paranın nominal değeri ile basım maliyeti arasındaki fark senyorajı oluşturur. Enflasyonist ortamlarda senyoraj geliri para arzındaki artışın reel değerine eşittir. Kamu gelirleri arasında yer alan bağış ve yardımlar, geri ödemesiz ve sürekliliği olmayan uluslararası veya yerel kaynaklı aktarımlardır. Geçici nitelikte oldukları için bütçede büyük bir yer tutmazlar. Para ve vergi cezaları ise kanunlara uyulmaması durumunda alınan bedellerdir. Vergi cezaları, mükelleflerin vergi kanunlarına aykırı hareket etmeleri sonucu doğar. Bu cezaların temel amacı gelir elde etmek değil, caydırıcılık sağlayarak kanunlara uyumu artırmaktır. Borçlanma ise kamu harcamalarının gelirlerle karşılanamadığı durumlarda başvurulan geçici bir kaynaktır. Devletler iç borçlanmayı devlet tahvili veya hazine bonosu ihraç ederek, dış borçlanmayı ise yabancı devletlerden veya uluslararası kuruluşlardan kredi alarak gerçekleştirirler. Vadesi bir yıldan az olan borçlar kısa vadeli, bir yıldan çok olanlar orta vadeli, beş yıldan fazla olanlar ise uzun vadeli borç olarak sınıflandırılır. Sınavda borçlanmanın sürekli bir gelir kaynağı olup olmadığı sorulabilir; borçlanma özü itibarıyla geçici bir kaynaktır ancak borcun borçla ödenmesi durumunda süreklilik arz edebilir. Vergileme ilkeleri konusuna geçtiğimizde Adam Smith tarafından ortaya konulan adalet, kesinlik, uygunluk ve iktisadilik ilkelerini ele almalıyız. Adalet ilkesi vergilerin mali güçle orantılı alınmasını, kesinlik ilkesi verginin miktar ve zamanının net olmasını, uygunluk ilkesi ödeme zamanının mükellefe göre ayarlanmasını, iktisadilik ilkesi ise vergi toplama maliyetlerinin düşük tutulmasını ifade eder. Verginin konusu, üzerine vergi konulan ekonomik unsurdur. Vergi istisnası verginin konusunu, vergi muafiyeti ise vergi mükellefini kanunla vergi dışı bırakır. Bu iki kavram sınavda sıklıkla karıştırılmaktadır; istisna nesnel, muafiyet ise kişisel bir nitelik taşır. Vergiyi doğuran olay ise vergi borcunun hukuken tekemmül etmesi için gerekli şartların oluşmasıdır. Verginin alacaklısı devlet iken, mükellefi vergi borcu kendisine düşen kişidir. Aracı mükellef vergiyi yansıtan, fiili mükellef ise vergiyi nihai olarak ödeyen kişidir. Katma Değer Vergisi örneğinde satıcı aracı, tüketici ise fiili mükelleftir. Vergi yansıması kavramı, vergi yükünün başkalarına devredilmesini ifade eder. Verginin fiyatlara eklenerek alıcıya ödetilmesi ileriye yansıma, girdi maliyetlerinin düşürülmesi yoluyla üretim faktörlerine aktarılması ise geriye yansımadır. Eğer vergi, ilgili mal yerine başka bir malın fiyatına yansıtılıyorsa buna çapraz yansıma denir. Vergi matrahı, vergi borcunun hesaplanmasına esas olan değer veya miktardır. Matrah miktar üzerinden belirleniyorsa spesifik matrah, değer üzerinden belirleniyorsa ad valorem matrah söz konusudur. Ad valorem vergiler vergi adaletine daha uygundur ve günümüzde kullanımı yaygındır. Vergilerin sınıflandırılmasında dolaylı ve dolaysız ayrımı önem arz eder. Gelir ve servet üzerinden alınan Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi ve Motorlu Taşıtlar Vergisi dolaysız vergilerdir. Mal ve hizmet alımlarında ödenen Katma Değer Vergisi ve Özel Tüketim Vergisi ise dolaylı vergilerdir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde dolaylı vergilerin payı daha yüksektir, bu durum vergi adaleti açısından eleştirilmektedir. Vergi oranları açısından düz, artan ve azalan oranlı vergiler mevcuttur. Düz oranlı vergilerde matrah ne olursa olsun oran sabittir; örneğin Türkiye’de Kurumlar Vergisi oranı otuz bir Aralık iki bin yirmi dört itibarıyla yüzde yirmi beş olarak uygulanmaktadır. Artan oranlı vergilerde matrah arttıkça oran da artar, bu durum Gelir Vergisi’nde görülür. Azalan oranlılık ise adalet ilkesine aykırı olduğu için günümüzde tercih edilmez. Vergi yükü kavramı, ödenen verginin mükellefin ekonomik gücünde yarattığı azalmadır. Toplam vergi yükü, toplam vergi hasılatının gayrisafi milli hasılaya oranlanmasıyla bulunur. Gerçek vergi yükü hesaplanırken ödenen ve yansıyan vergiler toplanır, sağlanan fayda ve yansıtılan vergiler çıkarılarak gelire oranlanır. Bütçe konusuna değinecek olursak, bütçe kamu kurumlarının belirli bir dönemdeki gelir ve gider tahminlerini içeren ve uygulanmasına izin veren hukuki bir belgedir. Bütçe ilkeleri arasında genellik, birlik, yıllık olma, önceden izin alma, alenilik, anlaşılır olma, samimiyet, objektif doğruluk ve denklik yer alır. Genellik ilkesi tüm gelir ve giderlerin ayrı ayrı gösterilmesini, birlik ilkesi ise tek bir bütçe olmasını öngörür. Bütçe açığı kamu giderlerinin gelirleri aşmasıdır ve genellikle kamu harcamalarının hızlı artışı, gelirlerin yavaş artışı veya borçlanma döngüsü nedeniyle oluşur. Bütçe sistemleri arasında geleneksel bütçe girdi odaklıdır. Performans bütçe sistemi çıktıya ve etkinliğe odaklanır ve Türkiye’de uygulanmaktadır. Program bütçe hizmetleri planlara bağlarken, sıfır tabanlı bütçeleme her yıl tüm ödeneklerin yeniden gerekçelendirilmesini gerektirir. Maliye politikasının temel araçları kamu harcamaları, vergiler ve borçlanmadır. Bu araçlar ekonomik istikrar, gelir dağılımında adalet ve ekonomik büyüme amaçları doğrultusunda kullanılır. Ekonomik istikrar hem fiyat istikrarını hem de tam istihdamı kapsar. Ancak bu amaçlar arasında bazen çatışmalar yaşanabilir. Örneğin tam istihdamı sağlamaya yönelik genişletici politikalar enflasyona yol açabilir. Ekonomik büyüme için gerekli olan tasarruf artışı, gelir dağılımında adaleti sağlamaya yönelik transfer harcamaları nedeniyle azalabilir. Bu noktada tasarruf paradoksu kavramına dikkat etmek gerekir; bireysel düzeyde tasarruf artışı olumlu görünse de toplumsal düzeyde toplam talebi düşürerek milli geliri azaltabilir. Maliye politikasının deflasyonist açıkla mücadelesinde genişletici politikalar izlenir. Ekonomi potansiyel milli gelir seviyesinin altında dengeye gelmişse, kamu harcamalarının artırılması veya vergi oranlarının düşürülmesiyle toplam talep eğrisi sağa kaydırılır. Otomatik istikrarlandırıcılar ise herhangi bir müdahale olmaksızın kriz dönemlerinde devreye giren unsurlardır. İşsizlik sigortası, artan oranlı gelir vergisi, tarımsal desteklemeler ve bireysel tasarruflar bu kapsamdadır. Durgunluk döneminde geliri düşen birinin artan oranlı vergi sisteminde daha düşük bir vergi dilimine girmesi, harcanabilir gelirindeki düşüşü sınırlayarak talebin aşırı azalmasını engeller. Monetarist yaklaşıma göre ise maliye politikası sadece kısa dönemde etkilidir. Uzun dönemde fiyatlar ve ücretler tam esnek olduğu için genişletici maliye politikası sadece fiyatlar genel düzeyini yükseltir, reel hasıla ise potansiyel seviyesine geri döner. Maliye politikası çarpanı, harcamalardaki bir birimlik değişimin milli gelir üzerindeki etkisini ölçer. Kamu harcamaları çarpanı, bir bölü bir eksi marjinal tüketim eğilimi formülüyle hesaplanır. Örneğin marjinal tüketim eğilimi sıfır virgül dokuz ise çarpan değeri on olur. Bu durumda yüz birimlik bir kamu harcaması artışı milli geliri bin birim artırır. Vergi çarpanı ise eksi marjinal tüketim eğilimi bölü bir eksi marjinal tüketim eğilimi formülüyle bulunur ve değeri harcama çarpanından küçüktür. Transfer harcamaları çarpanı ise vergi çarpanının pozitif değerine eşittir. Denk bütçe çarpanı, harcama ve vergilerin aynı miktarda artırılması durumunda çarpan etkisinin bir olacağını ifade eder. Açık bir ekonomide ithalat ve vergiler sistemden sızıntı oluşturduğu için çarpan katsayısı daha düşük çıkar. Harcama çarpanı açık ekonomide bir bölü bir eksi marjinal tüketim eğilimi çarpı bir eksi vergi oranı artı marjinal ithalat eğilimi şeklinde formüle edilir. Maliye politikası çeşitleri daraltıcı ve genişletici olarak ikiye ayrılır. Enflasyonla mücadelede kamu harcamalarının azaltıldığı veya vergilerin artırıldığı daraltıcı politika izlenirken, durgunluk dönemlerinde genişletici politika tercih edilir. Mal piyasasının dengesini temsil eden IS eğrisi, faiz oranları ile milli gelir seviyesi arasındaki ters yönlü ilişkiyi gösterir. IS eğrisinin eğimi, marjinal tüketim eğilimine ve yatırımların faize duyarlılığına bağlıdır. Duyarlılık arttıkça IS eğrisi daha yatık hale gelir. Genişletici maliye politikaları IS eğrisini sağa, daraltıcı politikalar ise sola kaydırır. IS eğrisi üzerindeki her noktada mal piyasası dengededir; eğrinin solunda mal talep fazlası, sağında ise mal arz fazlası mevcuttur. Komşu bir ülkenin gelirindeki artış yerli ülkenin ihracatını artıracağı için IS eğrisini yukarı ve sağa kaydıracaktır. Mal ve para piyasalarının eş anlı dengesi ise IS ve LM eğrilerinin kesiştiği noktada sağlanmaktadır. Bu denge noktası ekonomideki genel denge seviyesini belirlemektedir. Mal piyasasının dengesini temsil eden IS eğrisinin eğimi, marjinal tüketim eğilimi ve yatırım harcamalarının faiz oranına duyarlılığına doğrudan bağlıdır.
Bölüm 7
Mal piyasasının dengesini temsil eden IS eğrisinin eğimi, marjinal tüketim eğilimi ve yatırım harcamalarının faiz oranına duyarlılığına doğrudan bağlıdır. Marjinal tüketim eğilimi ve yatırım harcamalarının faiz oranına olan duyarlılığı arttıkça, IS eğrisinin eğimi azalmakta ve eğri daha yatık bir hal almaktadır. Mal piyasası dengesi, milli gelir seviyesi olan Y ile faiz oranı olan i bileşiminde gerçekleşmektedir. Bu noktada sınav açısından unutulmaması gereken temel husus, IS eğrisinin yalnızca maliye politikalarından etkileniyor olmasıdır. IS eğrisinin konumunu değiştiren faktörleri incelediğimizde, genişletici maliye politikalarının eğriyi sağa, daraltıcı maliye politikalarının ise sola kaydırdığını görmekteyiz. Örneğin, kamu harcamalarında meydana gelen bir artış veya vergi oranlarındaki bir azalma, toplam talebi artırarak IS eğrisinin sağa kaymasına yol açmaktadır. Yatırım ve faiz oranları arasında ters yönlü bir ilişki mevcuttur; faizlerin düştüğü bir ortamda yatırımlar artmakta, bu da milli gelir seviyesinin yükselmesine neden olmaktadır. Bu ilişkilerin sonucunda faiz oranları ile milli gelir seviyesi arasında ters yönlü bir ilişki bulunmaktadır. Yatırım Tasarruf eğrisi olarak da bilinen IS eğrisi bu negatif ilişkiyi ifade etmektedir. IS eğrisi üzerindeki noktaların tamamı ekonomideki tasarrufları yatırımlara eşitleyen faiz ve hasıla bileşimleridir. Diğer bir ifadeyle, IS eğrisi üzerindeki her noktada mal piyasaları dengededir. Ancak, IS eğrisinin sağındaki ve solundaki noktalar mal piyasalarında ve tasarruf yatırım eşitliğinde dengesizliği ifade eden noktalardır. IS eğrisinin solundaki noktalarda veri hasıla düzeyi için faiz haddi yatırım tasarruf eşitliğini sağlayan faiz haddinden daha düşük olduğundan, yatırımlar tasarruflardan daha yüksektir. Bu nedenle, IS eğrisinin solundaki noktalarda mal talep fazlası söz konusudur. IS eğrisinin sağındaki noktalarda ise faiz haddi yatırım tasarruf eşitliğini sağlayan faiz haddinden daha yüksek olduğundan, yatırımlar tasarruflardan daha düşüktür. Bu nedenle, IS eğrisinin sağındaki noktalarda mal arz fazlası söz konusudur. Bu ayrım sınav sorularında sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Genişletici maliye politikası uygulandığı durumda, yani vergi oranları düşürüldüğünde ya da kamu harcamaları arttırıldığında eğrinin sağa kayması ile yeni bir IS eğrisi elde edilmektedir. Daraltıcı maliye politikası uygulandığında, yani vergi oranları arttırıldığında ya da kamu harcamaları azaltıldığında ise IS eğrisi sola doğru kaymaktadır. IS eğrisinin eğimi yatırımlar ve faiz oranı arasındaki esneklikle ilgilidir. Yatırımların faiz esnekliğinin yüksek olduğu durumda IS eğrisi daha yatık bir eğri olurken; yatırımların faiz esnekliğinin düşük olduğu durumda ise IS eğrisi daha dik bir eğri haline gelmektedir. Bu durum yatırımların faiz değişimlerine verdiği tepkinin şiddetini göstermesi açısından kritiktir. Dış ticaretin varlığı varsayıldığında, komşu ve yabancı bir ülkenin geliri arttığında yerli ülkenin ihracatı artacaktır. Bu durumda net ihracat rakamları artacak ve toplam talep yükselecektir. Otonom harcama düzeyi artacağı için IS eğrisi yukarı doğru kayar. Bu noktada mal ve para piyasalarında denge konusuna geçiş yapabiliriz. IS-LM analizi mal ve para piyasalarının denge seviyesini göstermektedir. IS mal piyasasını, LM ise para piyasasını temsil etmektedir. Para politikasının ve maliye politikasının da ekonomiye olan etkilerini anlamak için IS-LM analizi büyük önem arz etmektedir. IS-LM dengesi, yani mal piyasası ve para piyasası dengesi, IS ve LM eğrilerinin kesiştiği yerde gerçekleşmektedir. Bu denge noktasında denge faiz oranı ve denge milli gelir düzeyi birleşimi üzerinden mal ve para piyasası eşitliği sağlanmış olur. Denge grafiği üzerinde daraltıcı ve genişletici maliye politikası ile daraltıcı ve genişletici para politikasının, denge faiz oranı ve denge milli gelir düzeyi üzerinde etkileri bulunmaktadır. Genişletici maliye politikası sonucunda IS eğrisi sağa kaymaktadır. Bu politikanın sonucu olarak milli gelir seviyesi yükselirken faiz oranı da artış göstermektedir. Daraltıcı maliye politikası sonucunda ise IS eğrisi sola kaymakta, milli gelir seviyesi gerilemekte ve faiz oranı düşmektedir. Para politikalarının etkilerine baktığımızda, genişletici para politikası sonucunda LM eğrisinin sağa kaydığını görmekteyiz. Bu politikanın sonucu olarak milli gelir seviyesi yükselirken faiz oranı düşmektedir. Daraltıcı para politikası sonucunda ise LM eğrisi sola kaymakta, milli gelir seviyesi gerilemekte ve faiz oranı yükselmektedir. Devletin ekonomik büyümeyi ve istikrarı sağlamak amacıyla kamu harcamalarını arttırarak ekonomiye müdahale etmesi, yani genişletici maliye politikası uygulaması bazı yan etkilere yol açabilir. Devlet, artan harcamalarını finanse etmek için vergileri arttıramadığı durumlarda kamu bütçe açığını piyasadan borçlanma yoluyla giderir. Kamunun piyasadan borçlanması faiz oranlarının yükselmesine neden olur. Faiz oranları yükseldiğinde ise yatırımların maliyeti artar ve bu durum özel yatırımların düşmesine sebep olur. Burada yatırımların faize duyarlılığının yüksek olduğu varsayımı mevcuttur. Özetle, devletin ekonomik büyümeyi sağlamak için uyguladığı kamu harcaması artışının özel yatırımların düşüşüne neden olması durumuna monetaristlerin verdiği ad dışlama etkisidir. LM eğrisi dikleştikçe dışlama etkisi artar. LM eğrisinin tam dikey olması durumunda ise tam dışlama etkisi ortaya çıkar. Bu durumda kamu harcaması artışı sadece faiz oranını arttırır ve çıktı seviyesini değiştirmez. IS-LM modelinde denge milli hasılayı etkilemek amacıyla para ve maliye politikaları birlikte kullanılabilir. Para ve maliye politikalarının eşanlı kullanılmasına politika karması adı verilir. Örneğin, sadece genişletici bir maliye politikası denge milli hasıla ve faiz haddinin birlikte artışına neden olur. Eğer politika yapıcılar denge milli hasılayı arttırmak ancak faiz hadlerini sabit tutmak istiyorlarsa, genişletici maliye politikasına genişletici bir para politikası eşlik edebilir. Bu durumda faiz haddi sabit tutularak denge hasılası artırılmış olur. IS eğrisinin eğimini etkileyen faktörler arasında marjinal tüketim eğiliminin artması, marjinal vergi oranının azalması, marjinal ithalat eğiliminin azalması ve yatırımların faiz esnekliğinin artması yer alır; bu durumlar eğriyi daha yatık hale getirir. LM eğrisi tarafında ise para talebinin faize karşı duyarlılığı azaldıkça eğri dikleşir. Para talebinin faize duyarlılığı sıfırsa LM eğrisi tam dikey, sonsuzsa tam yatay bir konum alır. Ekonomik görüşler açısından para ve maliye politikalarını incelediğimizde Klasik görüşün piyasanın tam istihdam dengesinde bulunduğunu savunduğunu görmekteyiz. Klasik ekonomide ücret ve fiyatlar esnektir ve piyasa mekanizması müdahale olmadan sorunları çözebilir. Paranın rolü nötrdür ve reel değişkenler üzerinde etkisi yoktur. Keynesyen görüşte ise ekonomi eksik istihdam düzeyindedir ve fiyatlar ile ücretler katıdır. Devletin ekonomiye müdahalesi gereklidir. Keynesyen ekonomiye göre para arzındaki artış faizleri düşürür, bu da yatırımları canlandırarak milli geliri yükseltir. Likidite tuzağı durumunda, yani LM eğrisinin yatay olduğu senaryoda, para politikası tamamen etkisiz kalırken maliye politikası tam etkin olmaktadır. Monetarist görüşe göre ise enflasyon sorunu para kaynaklıdır ve para arzının kontrolü esastır. Yeni Klasik iktisat rasyonel beklentiler çerçevesinde politikaların etkisiz olduğunu savunurken, Yeni Keynesyen iktisat rasyonel beklentilere rağmen kısa dönemde fiyat ve ücretlerin esnek olmaması nedeniyle politikaların hasıla üzerinde etkili olabileceğini ileri sürer. Makroekonomik göstergeler konusuna geçtiğimizde, toplumdaki bireylerin ihtiyaçlarını karşılamak için belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin toplamı olan milli hasıla kavramı karşımıza çıkar. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, belirli bir dönemde ülke sınırları içerisinde üretilen nihai mal ve hizmetler toplamının piyasa fiyatları cinsinden parasal değeridir. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla hesaplamalarında ara mallar dahil edilmez, sadece nihai mallar dikkate alınır. Gayri Safi Milli Hasıla ise Gayri Safi Yurt İçi Hasıla değerine dış alem net faktör gelirlerinin eklenmesiyle hesaplanır. Safi Milli Hasıla değerine ulaşmak için Gayri Safi Milli Hasıla değerinden amortismanlar düşülür. Milli Gelir ise Safi Milli Hasıla değerinden dolaylı vergilerin çıkarılmasıyla bulunur ve üretim faktörlerinin gelirini temsil eder. Kişisel gelir, milli gelirden kurumların dağıtılmamış karları, sosyal güvenlik aidatları ve kurumlar vergisi çıkarılıp transfer ödemeleri eklenerek bulunur. Harcanabilir gelir ise kişisel gelirden dolaysız vergilerin çıkarılmasıyla elde edilir. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla nominal ve reel olmak üzere iki şekilde hesaplanır. Nominal Gayri Safi Yurt İçi Hasıla üretildiği dönemdeki geçerli fiyatlar üzerinden hesaplanırken, reel Gayri Safi Yurt İçi Hasıla temel alınan bir yılın piyasa fiyatları üzerinden hesaplanarak fiyat değişimlerinin etkisinden arındırılır. Ekonomik büyüme reel Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'deki artışları ifade eder. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla hesaplama yöntemleri harcama yöntemi, üretim yöntemi ve gelir yöntemi olmak üzere üçe ayrılır. Harcama yöntemi tüketim, yatırım, kamu harcamaları ve net ihracatın toplamından oluşur. Üretim yöntemi üretilen mal ve hizmetlerin katma değerlerinin toplamıdır. Gelir yöntemi ise ücret, rant, faiz ve kar gibi üretim faktörü gelirlerinin toplamına amortisman ve dolaylı vergilerin eklenmesiyle hesaplanır. Milli gelir oluşumunu etkileyen faktörler arasında tüketim, tasarruf ve yatırım fonksiyonları yer alır. Tüketim gelir düzeyine bağlıdır; tasarruf ise gelirin harcanmayan kısmıdır. Yatırım, fiziksel sermayeye yapılan net ilaveleri ifade eder ve faiz oranı ile ters orantılı bir ilişkiye sahiptir. Türkiye'nin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla verileri ve ana sektörlerin payları incelendiğinde, hizmetler sektörünün Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nin yarısından fazlasını oluşturduğu görülmektedir. Sanayi sektörü payını korurken tarım ve inşaat sektörlerinin payında azalmalar meydana gelmiştir. Kişi başına düşen Gayri Safi Yurt İçi Hasıla, toplam Gayri Safi Yurt İçi Hasıla verisinin yıl ortası ülke nüfusuna bölünmesiyle hesaplanır. Gelir dağılımındaki adaleti ölçmek için Lorenz Eğrisi ve Gini Katsayısı kullanılır. Gini katsayısı sıfır ile bir arasında değer alır; sıfır tam eşitliği, bir ise tam adaletsizliği ifade eder. Türkiye'nin iki bin yirmi yılı Gini katsayısı yuzde üç virgül seksen yedi oranında artarak sıfır virgül dört yüz iki olarak gerçekleşmiştir. Bütçe dengesi kamu gelir ve giderlerinin eşitliğini ifade ederken, kamu giderlerinin gelirden fazla olması bütçe açığına yol açar. Hoş olmayan monetarist aritmetik hipotezine göre, bütçe açıklarının sürekli iç borçlanma ile finanse edilmesi uzun dönemde faizleri artırır ve nihayetinde para basılmasına yol açarak enflasyonist etki yaratır. İstihdam ve işsizlik göstergeleri kapsamında işsizlik oranı, işsiz sayısının toplam işgücüne bölünmesiyle hesaplanır. İşgücüne katılım oranı ise işgücünün yetişkin nüfus içindeki payıdır. İşsizlik türleri arasında yapısal, friksiyonel, gizli, reel ücret, konjonktürel ve mevsimsel işsizlik yer alır. Yapısal işsizlik ekonominin yapısı gereği oluşan, friksiyonel işsizlik ise iş arama sürecindeki kısa süreli işsizliktir. Doğal işsizlik oranı veya NAIRU, enflasyonu yükseltmeyen işsizlik oranıdır ve yapısal ile friksiyonel işsizliğin toplamından oluşur. Phillips eğrisi, enflasyon oranı ile işsizlik oranı arasındaki ters yönlü ilişkiyi açıklar. Kısa dönemde bu ilişki geçerliyken uzun dönemde Phillips eğrisi doğal işsizlik oranında dikey bir hal alır. Son olarak Okun Yasası, iktisadi büyüme ile işsizlik oranı arasındaki negatif ilişkiyi açıklar ve işsizlik oranındaki her yuzde bir'lik artışın Gayri Safi Milli Hasıla'yı yaklaşık yuzde iki oranında düşürdüğünü ifade eder. Doğal işsizlik oranı kavramı ile dersimize devam ediyoruz. Doğal işsizlik oranı, ekonomide enflasyonun yükselme riskini barındırmayan, kabul edilebilir bir seviyeyi ifade etmektedir.
Bölüm 8
Doğal işsizlik oranı kavramı ile dersimize devam ediyoruz. Doğal işsizlik oranı, ekonomide enflasyonun yükselme riskini barındırmayan, kabul edilebilir bir seviyeyi ifade etmektedir. Bu oran, enflasyonda hareketlenmeye neden olan unsurların dengede olduğu bir işsizlik düzeyidir. Doğal işsizlik oranının yükselmesine neden olan temel faktörleri üç ana başlıkta toplamak mümkündür. İlk olarak demografik değişimler, yani nüfus yapısındaki farklılaşmalar doğal işsizlik oranını yukarı çekebilmektedir. İkinci olarak devlet politikaları çerçevesinde işsizlere sigorta yapılması, bireylerin iş arama faaliyetlerini yavaşlatarak bu oranı etkilemektedir. Üçüncü önemli faktör ise arz şokları sonrasında yapısal işsizliğin artış göstermesidir. Emek piyasalarındaki arz ve talep dengesini incelediğimizde, emeğin birim fiyatının ücret olduğunu görmekteyiz. Ücret artışıyla birlikte emek talep eden firmalar taleplerini kısarken, emek arz eden bireyler ücretler yükseldikçe çalışma sürelerini artırmak isteyeceklerdir. Bu durum, emek talep eğrisinin negatif eğimli, emek arz eğrisinin ise pozitif eğimli olmasına yol açar. Emek arzının emek talebine eşitlendiği noktada denge istihdam ve denge ücretler oluşur. Bu noktada asgari ücret uygulamasına değinmek gerekir. Asgari ücret, bir çeşit fiyat tabanı uygulamasıdır ve devletin piyasada oluşacak denge ücretin üzerinde bir ücret belirlenmesini zorunlu kılmasıdır. Eğer asgari ücret piyasa dengesinin üzerinde belirlenirse, emek arz fazlası oluşur ve firmalar bu arzı karşılayacak kadar talep yaratmazlar. Bu durum işsizliğin ortaya çıkmasına ve etkin denetim yoksa kayıt dışı istihdamın artmasına neden olur. Enflasyon ve işsizlik arasındaki ilişkiyi açıklayan Phillips Eğrisi analizine geçelim. Yeni Zelandalı ekonomist Phillips, bin dokuz yüz elli sekiz yılında işsizlik oranı ile nominal ücretlerdeki değişim oranı arasında ters yönlü bir ilişki saptamıştır. Buna göre işsizliğin düşük olduğu dönemlerde ücretler yüksek, işsizliğin arttığı dönemlerde ise ücretler düşük gerçekleşmektedir. bin dokuz yüz altmış yılında Samuelson ve Solow, bu analizi geliştirerek nominal ücretler yerine enflasyon oranını kullanmışlardır. Bu analizler kısa dönemli olup, fiyat istikrarı ve tam istihdam hedefleri için politika yapıcılara yol göstermiştir. Ancak Milton Friedman ve Edmund Phelps, bu ilişkinin geçici olduğunu ve beklentilerin önemini vurgulamışlardır. Uzun dönem Phillips Eğrisi grafiğinde görüleceği üzere, genişletici para politikası ile enflasyon yüzde beş'ten yüzde on'a çıktığında işsizlik geçici olarak düşse de, uzun dönemde beklentilerin uyum sağlamasıyla işsizlik tekrar doğal işsizlik oranına döner. İşsizlik ve büyüme arasındaki ilişkiyi açıklayan Okun Yasası, sınavlar açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu model, işsizlik oranındaki her yüzde bir'lik artışın, Gayrisafi Milli Hasılada yaklaşık yüzde iki oranında bir düşüşe neden olduğunu savunur. Ancak bu yasa genellikle gelişmiş ülkeler için geçerlidir; çünkü işsizlik oranının doğal işsizlik haddine yakın seyretmesi varsayımına dayanır. Okun Yasası'nın matematiksel formülü, işsizlik oranındaki değişimin, cari dönem büyüme oranı ile potansiyel büyüme oranı arasındaki farkın eksi sıfır virgül beş katsayısı ile çarpımına eşit olduğunu gösterir. İstihdam kavramını, belirli bir ücret karşılığında işgücünün üretim sürecinde bulunması olarak tanımlıyoruz. Cari ücret düzeyinde çalışmak isteyen herkesin iş bulabildiği duruma tam istihdam denir. Türkiye'nin istihdam verilerine baktığımızda, iki bin on iki yılında yirmi altı milyon yüz kırk bir bin olan işgücü arzının iki bin yirmi bir yılında otuz iki milyon yedi yüz on altı bin kişiye yükseldiğini görüyoruz. Aynı dönemde işsizlik oranı iki bin on iki'de yüzde sekiz virgül dört iken, iki bin yirmi bir'de yüzde on iki virgül sıfır olarak gerçekleşmiştir. Sektörel dağılım incelendiğinde, iki bin yirmi bir yılı verilerine göre hizmetler sektörü yüzde elli beş virgül üç ile istihdamın yarısından fazlasını karşılamaktadır. Sanayi sektörünün payı yüzde yirmi bir virgül üç, tarımın payı yüzde on yedi virgül iki ve inşaat sektörünün payı yüzde altı virgül iki düzeyindedir. Tarımın istihdamdaki payının son on yılda düzenli bir azalma göstererek iki bin yirmi bir'de en düşük seviyesine inmesi dikkat çekicidir. Fiyat istikrarı ve enflasyon konusunu ele alalım. Enflasyon, fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artışı ifade ederken; deflasyon fiyatların düşmesini, dezenflasyon ise fiyat artış hızının azalmasını tanımlar. Enflasyon, ortaya çıkma nedenine göre talep ve maliyet enflasyonu olarak ikiye ayrılır. Talep enflasyonu, toplam talebin arzı aşması durumunda oluşur. Maliyet enflasyonu ise ücretlerin veya girdi fiyatlarının artmasıyla tetiklenir. Eğer enflasyon ile birlikte üretim hacmi daralıyorsa bu duruma stagflasyon adı verilir. Enflasyon hızına göre ise yıllık yüzde bir ile on arasındaysa ılımlı, daha yüksekse aşırı ve aylık yüzde elli'yi aşıyorsa hiperenflasyon olarak sınıflandırılır. Enflasyonun ölçülmesinde kullanılan en temel gösterge Tüketici Fiyat Endeksi yani TÜFE'dir. TÜFE, belirli bir mal sepetinin cari yıldaki fiyatının sabit bir temel yıldaki fiyatına oranlanıp yüz ile çarpılmasıyla hesaplanır. iki bin yirmi bir yılı verilerine göre TÜFE sepetinde en yüksek ağırlığa sahip grup yüzde yirmi beş virgül doksan dört ile gıda ve alkolsüz içeceklerdir. En düşük ağırlık ise yüzde iki virgül yirmi sekiz ile eğitim grubundadır. Diğer bir gösterge olan Üretici Fiyat Endeksi yani ÜFE, üretim maliyetlerindeki değişimi ölçer. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla Deflatörü ise ülke içinde üretilen tüm mal ve hizmetleri kapsayan daha geniş bir ölçüttür. TÜFE'den farklı olarak deflatör ithal malları kapsamaz ve Paasche endeksi formülüne göre hesaplanır. Türkiye'nin enflasyon verilerini incelediğimizde, Merkez Bankası'nın yüzde beş olan hedefine karşın gerçekleşen rakamların bu hedefin üzerinde kaldığı görülmektedir. iki bin yirmi bir yılında gerçekleşen TÜFE oranı yüzde otuz altı virgül sekiz olmuştur. Bu dönemde ulaştırma grubunun yıllık artışı yüzde elli üç virgül altmış altı, gıda grubunun artışı ise yüzde kırk üç virgül seksen olarak kaydedilmiştir. Kamu borç stoku verilerine baktığımızda ise merkezi yönetim iç borç stokunun iki bin on iki yılında üç yüz seksen altı virgül beş milyar Türk Lirası iken, iki bin yirmi bir yılında bin üç yüz yirmi bir virgül iki milyar Türk Lirası'ye yükseldiğini görmekteyiz. Toplam borç stoku ise aynı yıl iki bin yedi yüz kırk yedi virgül sekiz milyar Türk Lirası seviyesine ulaşmıştır. Merkez Bankası rezervleri ve analitik bilançosu, para politikasının gücünü anlamak açısından önemlidir. iki bin yirmi bir yıl sonu itibarıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın altın rezervleri otuz sekiz milyar dört yüz seksen sekiz milyon Amerika Birleşik Devletleri Doları, döviz varlıkları ise altmış dört milyar sekiz yüz otuz milyon Amerika Birleşik Devletleri Doları seviyesindedir. Analitik bilançoda varlıklar kısmında net dış varlıklar ve net iç varlıklar yer alırken; yükümlülükler kısmında rezerv para, parasal taban ve Merkez Bankası parası gibi kavramlar bulunur. Rezerv para; emisyon, bankaların mevduatı, fon hesapları ve banka dışı kesimin mevduatının toplamından oluşur. Parasal taban ise rezerv paraya açık piyasa işlemleri borçlarının eklenmesiyle hesaplanır. Ekonomik gidişatın öncü göstergeleri olan güven endeksleri sıfır ile iki yüz arasında değer alır. yüz'ün üzerindeki değerler iyimserliği, altındaki değerler ise kötümserliği ifade eder. Tüketici güven endeksi iki bin yirmi bir yılı Aralık ayında altmış sekiz virgül dokuz seviyesine gerileyerek olumsuz bir beklentiye işaret etmiştir. Aynı dönemde hizmet sektörü güven endeksi yüz on sekiz virgül sekiz, perakende ticaret endeksi yüz yirmi bir virgül beş ve inşaat sektörü güven endeksi doksan virgül sıfır olarak gerçekleşmiştir. İmalat sanayi kapasite kullanım oranı ise iki bin yirmi bir yılı Aralık ayında yüzde yetmiş sekiz virgül yedi seviyesine yükselmiştir. Bu oran, üretim potansiyelinin ne kadarının kullanıldığını gösteren kritik bir veridir. Son olarak ekonomideki konjonktürel dalgalanmaları ve nedenlerini inceleyelim. Konjonktür dört aşamadan oluşur. Dip aşaması, ekonominin en alt seviyede olduğu depresyon dönemidir. Canlanma aşamasında üretim ve istihdam artmaya başlar. Zirve aşaması, ekonominin tam kapasiteye ulaştığı en yüksek noktadır. Gerileme aşaması ise talebin daraldığı ve resesyonun yaşandığı safhadır. Bu dalgalanmalara talep ve arz şokları neden olur. Negatif talep şoku toplam talebin azalmasıyla fiyatları ve üretimi düşürürken; pozitif talep şoku üretimi geçici olarak artırsa da uzun dönemde enflasyona yol açar. Negatif arz şoku ise üretim maliyetlerinin artmasıyla hem fiyatların yükselmesine hem de üretimin düşmesine, yani stagflasyona neden olan en riskli durumdur. Bu şokların temelinde tüketim, yatırım, kamu harcamaları ve net ihracattaki değişimler yatmaktadır. Özellikle reel faiz oranlarındaki düşüş veya vergi indirimleri ekonomiyi canlandırıcı etki yaparken, enerji fiyatlarındaki artış gibi faktörler negatif arz şoklarını tetiklemektedir.
Bölüm 9
Ekonomik dalgalanmaların temel dinamiklerini anlamak adına toplam talep şoklarının mekanizmasını inceleyerek dersimize devam edelim. Toplam talep eğrisinin başlangıçta AD sıfır, fiyat seviyesinin ise P sıfır olduğu bir denge durumunu varsayalım. Negatif bir talep şoku yaşandığında toplam talep daralır ve yeni toplam talep eğrisi AD bir seviyesine gerilerken fiyat seviyesi de P bir noktasına düşer. Fiyatlardaki bu düşüş sonucunda ekonomideki yeni denge noktası A noktasından B noktasına kayar. Bu süreçte üretim miktarı Q sıfır seviyesinden Q bir seviyesine gerilemektedir. Üretimin bu şekilde düştüğü durumlarda istihdamda daralma ve işsizlikte artış gözlemlenir. Ancak piyasa mekanizması içerisinde işsizliğin artması ve ücretlerin düşmesi, üretim maliyetlerinde bir azalmaya yol açar. Bu maliyet azalışı kısa dönem arz eğrisi olan SAS sıfır eğrisini sağa kaydırarak SAS bir eğrisinin oluşmasını sağlar. Bu aşamada ekonomi C noktasında yeniden dengeye gelir. Sonuç olarak üretim eski seviyesine ulaşmış olsa da fiyatlar genel seviyesi ilk durumdaki P sıfır değerine göre P iki seviyesine kadar gerilemiş olur. Bu süreç sınav sorularında genellikle denge noktalarının kayması ve fiyat seviyesindeki değişimler üzerinden sorgulanmaktadır. Pozitif talep şoku konusuna geçtiğimizde ise toplam talebin artmasıyla ortaya çıkan bir tablo ile karşılaşırız. Toplam talepteki artış hem milli gelir seviyesini hem de fiyat düzeyini doğrudan etkiler. Başlangıçta A noktasında toplam talep eğrisi AD sıfır ve fiyat seviyesi P sıfır iken, örneğin vergi oranlarının düşürülmesi gibi bir durum pozitif talep şokuna neden olur. Bu durumda toplam talep artarak yeni eğri AD bir olur ve fiyat seviyesi P bir noktasına yükselir. Yeni denge noktası A dan B ye geçerken üretim Q sıfır dan Q bir e yükselir. Bu seviyede üretim miktarı tam istihdam seviyesinin üzerine çıkmıştır. Ancak fiyatların artışı reel ücretlerde bir azalmaya neden olduğu için işçiler ücret artışı talep edeceklerdir. Firmalar bu talebi kabul ettiğinde maliyetler artar ve üretimde daralma yaşanır. Bu daralma süreci uzun dönem arz eğrisi seviyesine, yani Q sıfır noktasına ulaşılana kadar devam eder. Nihayetinde C noktasında daha yüksek bir fiyat seviyesi olan P iki de denge sağlanır. Pozitif talep şokunun temel sonucunun enflasyon olduğunu bilmek sınav başarısı açısından kritik bir bilgidir. Toplam talep şoklarının nedenlerini daha derinlemesine ele almak gerekirse, konjonktürel dalgalanmalarda çeşitli faktörlerin etkili olduğu görülür. Tüketim harcamalarındaki değişimler bu şokların birincil kaynağıdır. Tüketim harcamalarını etkileyen temel unsurlar ise bireylerin tercihleri, fiyat beklentileri, faiz oranları ve vergi oranlarıdır. Tüketicilerin belirli bir mala yönelmesi veya gelecekte fiyatların artacağı beklentisiyle mevcut dönem harcamalarını artırması ekonomiyi canlandırıcı bir etki yaratır. Özellikle reel faiz oranlarındaki düşüş harcamaları teşvik ederken, vergi oranlarındaki azalış harcama potansiyelini yükselterek ekonomik hayata canlılık getirir. Yatırım harcamalarındaki değişimler ise tüketim harcamalarındaki dalgalanmalara bağlı olarak çarpan etkisiyle milli gelirde çok daha şiddetli dalgalanmalara yol açar. Kamu harcamaları ve net ihracattaki değişimler de benzer şekilde toplam talebi etkiler. İhracattaki bir artış çarpan etkisiyle milli geliri daha yüksek bir oranda artırarak ekonomiyi canlandırır. Şimdi arz şokları konusunu inceleyelim. Arz şokları toplam arz miktarına bağlı olarak gerçekleşir ve milli gelir düzeyindeki artış veya azalışları ifade eder. Negatif arz şoku, toplam arzın daralmasıyla ortaya çıkar. Bir ülkede üretilen mallara olan uluslararası talebin azalması veya petrol gibi ithal edilen enerji ürünlerinin fiyatlarının artması bu duruma örnektir. Negatif arz şoku ekonomik faaliyetlerin azalmasına, üretim hacminin daralmasına ve dolayısıyla resesyon oluşmasına neden olur. Başlangıçta A noktasında kısa dönem toplam arz eğrisi SAS sıfır ve fiyat seviyesi P sıfır iken, petrol fiyatlarının artması gibi bir şok yaşandığında toplam arz daralarak yeni eğri SAS bir olur ve fiyat seviyesi P bir e yükselir. Üretim Q sıfır dan Q bir e düşerken işsizlik artar. Eğer piyasa kendi haline bırakılırsa denge tekrar A noktasına dönebilir ancak işsizlik sorunu devam eder. Bu noktada genişletici para ve maliye politikaları uygulanırsa ekonomi C noktasında, daha yüksek bir fiyat düzeyinde ve eski üretim miktarında dengeye gelir. Pozitif arz şoku ise toplam arzın artmasıyla karakterize edilir. Uluslararası talebin artması veya enerji fiyatlarının düşmesi gibi etkenler üretimi genişleterek ekonomiyi canlandırır. Bu durumda kısa dönem toplam arz eğrisi SAS sıfır dan SAS bir e kayar, fiyatlar P sıfır dan P bir e düşer ve üretim Q sıfır dan Q bir e yükselir. Üretimin potansiyel düzeyin üzerine çıkması istihdamı artırır ve işsizliği azaltır. Ancak işsizliğin azalması ücretlerin yükselmesine ve maliyetlerin artmasına neden olur. Bu durum firmaların üretimi daraltmasına ve fiyatların tekrar yükselmesine yol açarak dengeyi başlangıçtaki A noktasına döndürür. Bu mekanizmaların işleyişi iktisat okullarının bakış açılarına göre farklılık göstermektedir. Klasik iktisatçılar fiyat ve ücretlerin esnekliği sayesinde ekonominin kendiliğinden tam istihdama döneceğini savunurken, Keynesyen yaklaşım fiyat ve ücretlerin esnek olmadığını, bu nedenle devletin maliye politikasıyla müdahale etmesi gerektiğini ileri sürer. Monetaristler ise istikrarsızlıkların temel kaynağının para arzındaki düzensizlikler olduğunu savunmaktadır. Ekonomik dalgalanmaların bir diğer boyutu ise politik nedenlerdir. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde siyasal iktidarların yeniden seçilme kaygısıyla uyguladıkları genişletici para ve maliye politikaları, seçim dönemlerinde ekonomik canlanmaya ancak sonrasında dalgalanmalara yol açar. Bu popülist politikaların maliyeti genellikle seçim sonrası dönemde daraltıcı politikalarla ödenir. Bu bağlamda ekonominin iç ve dış dengesi kavramları büyük önem taşır. İç denge, ekonominin tam istihdamda olması ve fiyat istikrarının sağlanmasıdır. Tam istihdam durumu işsizliğin sıfır olması değil, sadece devrevi işsizliğin bulunmaması ve doğal işsizlik haddinin, yani yaklaşık yüzde dört ile yüzde beş civarındaki bir oranın geçerli olmasıdır. Dış denge ise ödemeler dengesinde açık veya fazla verilmemesini ifade eder. İç ve dış dengenin eş anlı analizi için literatürde Mundell Fleming modeli temel referans olarak kabul edilir. Ekonomik büyüme konusuna geçiş yaptığımızda, bu kavramın mal ve hizmet üretimindeki artışı ifade ettiğini görmekteyiz. Büyüme genellikle Gayri Safi Yurt İçi Hasıla yani Gayri Safi Yurt İçi Hasıla değişimi üzerinden ölçülür. Ancak nominal Gayri Safi Yurt İçi Hasıla enflasyon etkisini içerdiği için, gerçek büyümenin ölçülmesinde reel Gayri Safi Yurt İçi Hasıla verileri kullanılır. Bir ekonominin üretim faktörlerini tam kapasiteyle kullanarak ulaşabileceği uzun vadeli büyüme oranına potansiyel büyüme oranı denir. Reel büyüme oranı kısa dönemde bu potansiyelin altında veya üstünde dalgalanabilir. Reel büyümenin potansiyel büyümenin üzerine çıkması durumunda pozitif çıktı açığı oluşur ve bu durum enflasyonist baskı yaratır. Bu durumda faiz oranlarının artırılması ve kamu harcamalarının azaltılması gibi sıkılaştırıcı politikalar uygulanır. Negatif çıktı açığı durumunda ise ekonomi potansiyelinin altında kalır ve resesyon riski doğar; bu aşamada gevşek para ve maliye politikaları devreye girer. Potansiyel büyümenin ölçülmesinde en yaygın kullanılan yöntem Cobb Douglas Üretim Fonksiyonudur. Bu fonksiyon toplam çıktıyı emek, sermaye ve toplam faktör verimliliği girdileriyle açıklar. Denklemde Y toplam çıktıyı, K sermayeyi, L emeği ve A toplam faktör verimliliğini temsil eder. Alfa katsayısı sermayenin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla den aldığı payı gösterirken, bir eksi alfa katsayısı emeğin payını ifade eder. Bu modelin temel varsayımları ölçeğe göre sabit getiri ve azalan marjinal verimlilik kuralıdır. Ölçeğe göre sabit getiri, tüm girdiler aynı oranda artırıldığında çıktının da aynı oranda artacağını ifade eder. Azalan marjinal verimlilik ise bir girdi sabitken diğerinin artırılması durumunda çıktı artış hızının yavaşlayacağını belirtir. Büyüme muhasebesi yöntemi ise bu fonksiyonu büyüme oranları cinsinden ifade ederek her bir girdinin büyümeye katkısını hesaplamamıza olanak tanır. Örneğin sermayenin payı olan alfa sıfır virgül kırk ise ve emek miktarı yüzde üç artmışsa, bunun potansiyel büyümeye etkisi yüzde bir virgül sekiz olarak hesaplanır. Potansiyel büyümenin belirleyici unsurları arasında emek, sermaye stoku, teknoloji, doğal kaynaklar ve kamu harcamaları yer alır. Emek girdisi nüfus büyüklüğü, işgücüne katılım oranı ve ortalama çalışma saati gibi nicel unsurların yanı sıra beşeri sermaye denilen nitel unsurlardan da etkilenir. Eğitim ve tecrübe birikimi olan beşeri sermaye, uzun vadeli büyümenin en kritik motorudur. Sermaye stoku ise fabrikalar ve altyapı gibi fiziki unsurlar ile bilişim teknolojileri gibi fiziki olmayan unsurlardan oluşur. Teknoloji, üretim faktörlerinin verimliliğini artırarak azalan verimler yasasının olumsuz etkilerini kırar. Araştırma geliştirme faaliyetleri yeni iş alanları ve inovasyon sağlayarak sürdürülebilir büyümeyi destekler. Doğal kaynaklar ise doğru kullanıldığında büyümeye katkı sağlar ancak Hollanda Hastalığı denilen fenomen nedeniyle bazen imalat sektörünün daralmasına ve dışa bağımlılığın artmasına da yol açabilir. Dış ticaret politikalarının ekonomik büyüme üzerindeki etkisi de yadsınamaz. Ampirik veriler dışa açık ekonomilerin kapalı ekonomilere göre çok daha hızlı büyüdüğünü kanıtlamaktadır. Serbest ticaret sayesinde sermaye birikimi hızlanır, teknoloji transferi kolaylaşır ve üretim maliyetleri düşer. Bir ekonominin rekabet gücü, ihracat ile ithalat arasındaki farkın toplam ticaret hacmine oranlanmasıyla elde edilen bir endeksle ölçülür. Dışa doğru büyüme stratejisi yabancı sermayeyi çekerek teknolojik gelişimi hızlandırırken, içe doğru büyüme stratejisi yerli sanayiyi korumayı amaçlar ancak uzun vadede verimlilik kayıplarına neden olabilir. Sınavda bu iki strateji arasındaki farklar ve rekabet endeksi hesaplamaları sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Son olarak Solow Büyüme Modeli ve Orta Gelir Tuzağı kavramlarına değinelim. Robert Solow tarafından geliştirilen model, sermaye birikiminin başlangıçta büyümeyi hızlandırdığını ancak azalan marjinal verimlilik nedeniyle bu etkinin zamanla azaldığını savunur. Ekonomi sonunda durağan büyüme oranı denilen bir denge noktasına ulaşır. Bu noktada büyüme oranı sadece nüfus artışı ve teknolojik ilerleme oranlarının toplamına eşittir. Eğer bir ekonomide nüfus artışı yüzde bir ve teknolojik ilerleme yüzde sıfır virgül beş ise durağan büyüme oranı yüzde bir virgül beş olacaktır. Orta Gelir Tuzağı ise bir ekonominin belirli bir gelir seviyesine ulaştıktan sonra verimlilik artışı sağlayamayarak yüksek gelir grubuna geçememesi durumudur. Bu tuzaktan kurtulmak için eğitimde fırsat eşitliği, güçlü bir hukuk sistemi, finansal derinlik ve inovasyon odaklı politikaların hayata geçirilmesi zorunludur. Güney Kore örneğinde olduğu gibi, sadece sermaye birikimine dayalı büyüme bir noktadan sonra yavaşlamaya mahkumdur; bu nedenle sürdürülebilir büyüme için teknolojik dönüşüm şarttır.
Bölüm 10
Solow büyüme modelinin temel varsayımları ve işleyiş mekanizması üzerinde durmaya devam edelim. Bir ekonomide durağan büyüme oranı; tasarruf oranı, emek arzı artışı ve teknolojik ilerleme oranına doğrudan bağlıdır. Modelin dördüncü temel varsayımına göre, denge noktasında sermaye birikimi, nüfus artışı ve teknolojik ilerleme gibi faktörlerle dengelenmektedir. Bu aşamada sermaye birikimi devam etse dahi ekonominin toplam büyüme oranını değiştirmemektedir. İktisat literatüründe durağan büyüme oranı olarak adlandırılan yüzde delta Y değeri, nüfus artış oranı ile teknolojik ilerleme oranının toplamına eşittir. Çalışan başına çıktıdaki durağan büyüme oranı ise yalnızca teknolojik ilerleme oranına bağlıdır. Bu durumu somut bir örnekle açıklamak gerekirse, bir ekonomide uzun dönemde nüfus artış oranının yüzde bir ve teknolojik ilerleme oranının yüzde sıfır virgül beş olduğu varsayıldığında, bu ekonominin toplam durağan büyüme oranı yüzde bir virgül beş olarak hesaplanacaktır. Aynı ekonomide çalışan başına çıktıdaki durağan büyüme oranı ise yüzde sıfır virgül beş seviyesinde kalacaktır. Grafiksel analizlerde denge noktasındaki sermayenin marjinal ürünü, yani kısa adıyla MPK, grafiğin eğimini temsil etmektedir. Solow modelinde teknoloji dışsal bir değişken olarak kabul edilir ve uzun dönemli sürdürülebilir büyümenin yegane kaynağı olarak görülür. Teknolojik ilerleme, sermaye stokundaki yoğunlaşma nedeniyle yavaşlayan büyüme sürecini yeniden hızlandırarak ekonomiyi daha yüksek bir denge noktasına taşır. Teknolojik ilerleme öncesindeki sermaye yoğunluğu ile ilerleme sonrası oluşan yeni sermaye yoğunluğu arasındaki fark, ekonominin üretim kapasitesindeki artışı simgeler. Eğer bir ekonomide teknolojik ilerleme olmaksızın sermaye birikimi tamamlanmışsa, büyüme durağan hale gelir. Sermaye stokundaki artış devam etse bile, teknolojik ilerleme desteği yoksa büyüme oranı yavaşlar ve toplam çıktı azalmaya başlar. Ancak teknolojik ilerleme devreye girdiğinde, hem çalışan başına çıktı hem de sermaye yoğunluğu artarak ekonomi yeni bir denge seviyesine ulaşır. Sermaye stokunda yoğunlaşma durumunun ve azalan marjinal getirilerin en somut örneklerinden biri Güney Kore ekonomisidir. bin dokuz yüz altmış’lı yılların sonlarında hayata geçirilen yapısal reformlar ve yoğun yabancı sermaye akışı, ülkeyi iki bin on’lu yıllara kadar yıllık ortalama yüzde yedi’nin üzerinde bir reel büyüme performansına taşımıştır. Bu süreç Güney Kore’yi dünyanın en büyük ekonomilerinden biri yapmış ve gelişmiş ekonomiler sınıfına yükseltmiştir. Ancak son dönemde Güney Kore’nin büyüme hızında belirgin bir yavaşlama gözlemlenmektedir. Bunun temel sebebi, sermaye birikimine dayalı büyüme stratejisinin sınırlarına ulaşılması ve sermaye yoğunlaşmasının verimlilik artışını kısıtlamasıdır. Ekonomi, sermaye stokundaki artışın azalan marjinal getirilerle karşılaşması nedeniyle sürdürülebilir büyüme kapasitesini kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Bu durum bize, yalnızca sermaye stokunu artırmaya dayalı bir stratejinin uzun vadede yeterli olmadığını, teknolojik ilerleme ve inovasyonun asıl büyüme motorları olduğunu göstermektedir. Ekonomik büyüme literatüründe son yıllarda sıklıkla karşımıza çıkan ve sınavlar açısından da önem arz eden bir diğer kavram Orta Gelir Tuzağıdır. İlk kez iki bin yedi yılında Dünya Bankası tarafından yayımlanan bir raporda ele alınan bu kavram, bir ekonominin belirli bir orta gelir seviyesine ulaştıktan sonra büyüme performansının duraksamasını ve yüksek gelir grubuna geçememesini ifade eder. Gelişmekte olan ekonomilerde sermaye birikimi belirli bir eşiği aştıktan sonra, sermayenin verimi düşmeye başlar. Eğer bu aşamada üretimde verimlilik artışı sağlanamazsa, büyüme hızı yavaşlar ve ülke orta gelir tuzağına düşer. Bu tuzağın yaşanmasındaki en kritik faktör, beşeri sermaye veya emek kalitesindeki yetersizliktir. Başlangıçta düşük iş gücü maliyetiyle rekabet avantajı sağlayan ülkeler, zamanla reel ücretlerin yükselmesiyle bu avantajı kaybederler. Bu noktada sürdürülebilir büyümeyi sağlamak için iş gücünün bilgi ve beceri düzeyinin yükseltilmesi, yani verimlilik ve inovasyon odaklı bir modele geçilmesi zorunludur. Şimdiye kadar ele aldığımız makroekonomik kavramları pekiştirmek adına bazı temel göstergeleri hatırlatmakta fayda vardır. Örneğin, kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasılayı nüfus yapısı, kayıt dışı ekonomi ve kaynakların etkin dağılımı gibi unsurlar etkilerken, otonom yatırımların bu gösterge üzerinde doğrudan bir belirleyiciliği yoktur. Kamu maliyesi açısından bakıldığında vergiler, borçlanma ve vergi cezaları kamu geliri sayılırken, sübvansiyonlar birer kamu gideri niteliğindedir. Merkez Bankası rezervleri ise piyasada likidite yönetimini sağlamak ve döviz kuru hedefleri doğrultusunda manevra alanı yaratmak için kullanılır; ancak bu rezervlerin iç dengeyi bozucu bir etkisi olduğu yönündeki bilgiler yanlıştır. Milli gelir hesaplamalarında gayrisafi milli hasıla ile gayrisafi yurt içi hasıla arasındaki temel farkı dış alem net faktör gelirleri oluşturmaktadır. Bir ekonomideki tüm üretim faktörlerinin tam kapasiteyle çalışması durumunda ulaşılabilecek çıktı düzeyine ise potansiyel gayrisafi yurt içi hasıla denir. Enflasyon ve işsizlik konuları da sınavda sıklıkla sorulan başlıklar arasındadır. Daha fazla paranın daha az malı kovaladığı durum talep enflasyonu olarak tanımlanır. İşsizlik türleri arasında yer alan ve eksik talep nedeniyle ortaya çıkan işsizliğe konjonktürel işsizlik adı verilir. Gelir dağılımındaki adaleti ölçen Gini katsayısı ise sıfır ile bir arasında değer alır; sıfır’a yaklaştıkça adalet artar, bir’e yaklaştıkça eşitsizlik derinleşir. Gini katsayısının bir’den büyük olması matematiksel olarak mümkün değildir. Enflasyonun maliyetleri arasında kösele maliyeti, satın alma gücünde düşüş ve gelir eşitsizliği yer alırken, yerli paranın değer kazanması enflasyonun bir maliyeti değil, genellikle sonucudur. Merkez Bankası bilançosunda emisyon, zorunlu karşılıklar ve serbest rezervler yükümlülük kalemleriyken, hazineden alacaklar bir varlık kalemidir. Dış ticaret ve uluslararası ekonomi konusuna geçiş yapalım. Dış ticaret teorilerinin tarihsel gelişimi Merkantilizm ile başlar. on altı. ve on yedi. yüzyıllarda hakim olan bu görüşe göre dış ticaret, bir tarafın kazandığı diğer tarafın kaybettiği sıfır toplamlı bir oyundur. Merkantilistler, bir ülkenin zenginliğini sahip olduğu altın ve gümüş miktarıyla ölçer ve bu nedenle ihracatın teşvik edilmesini, ithalatın ise kısıtlanarak dış ticaret fazlası verilmesini savunurlar. Klasik iktisatla birlikte bu görüş yerini Adam Smith’in Mutlak Üstünlükler Teorisine bırakmıştır. Smith’e göre ülkeler, hangi malı daha az kaynak kullanarak veya daha ucuza üretiyorlarsa o malda uzmanlaşmalı ve ticaret yapmalıdır. Örneğin, Türkiye aynı kaynakla altı ton çay ve iki ton pamuk üretebilirken, Fransa iki ton çay ve altı ton pamuk üretebiliyorsa; Türkiye çayda, Fransa ise pamukta mutlak üstünlüğe sahiptir. David Ricardo ise Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi ile bu analizi bir adım öteye taşımıştır. Ricardo’ya göre bir ülke her iki malın üretiminde de mutlak olarak daha avantajlı olsa bile, vazgeçme maliyeti en düşük olan, yani diğerine göre daha verimli olduğu malda uzmanlaşmalıdır. Heckscher Ohlin veya diğer adıyla Faktör Donatımı Teorisi ise ticaretin nedenini ülkelerin sahip olduğu üretim faktörlerinin bolluğuna bağlar. Bir ülke hangi üretim faktörü bakımından zenginse, o faktörü yoğun kullanan malları ihraç etmelidir. Ancak Wassily Leontief, Amerikan ekonomisi üzerinde yaptığı çalışmada Amerika Birleşik Devletleri’nin sermaye zengini olmasına rağmen emek yoğun mallar ihraç ettiğini saptamıştır ki bu durum literatüre Leontief Paradoksu olarak geçmiştir. Bu paradoksun temel açıklaması, Amerikan iş gücünün yüksek verimliliğidir. Ödemeler dengesi veya ödemeler bilançosu, bir ekonominin belirli bir dönemde dış dünya ile yaptığı tüm ekonomik işlemlerin sistematik kaydıdır. Bu bilanço iki temel hesaptan oluşur: Cari İşlemler Hesabı ile Sermaye ve Finans Hesabı. Cari işlemler hesabı; mal ticareti, hizmet ticareti ve tek taraflı transferleri kapsar. Sermaye ve finans hesabı ise doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve diğer sermaye hareketlerini içerir. Muhasebe mantığı gereği ödemeler bilançosu her zaman dengededir. Eğer resmi kayıtlar arasında bir fark oluşursa, bu durum Net Hata ve Noksan kalemiyle giderilir. Net hata ve noksanın oluşma nedenleri arasında zaman uyumsuzlukları, beyan hataları, kayıt dışı işlemler ve veri toplama hataları sayılabilir. Bu kalemin sürekli aynı işaretli ve büyük tutarlı olması, ekonomide ciddi bir kayıt dışılık veya sistematik ölçüm hatası olduğuna işaret eder. Dış ticaret politikası araçları, bir ülkenin dış dengeyi sağlamak, yerli sanayiyi korumak veya hazineye gelir sağlamak amacıyla kullandığı yöntemlerdir. Gümrük tarifeleri, ithal edilen mallar üzerinden alınan vergilerdir ve temel amacı ithalatı pahalılaştırarak yerli üreticiyi korumaktır. Tarife dışı araçlar arasında ise miktar kısıtlamaları, kotalar ve kambiyo denetimleri yer alır. Ayrıca, bir ülkenin kendi rızasıyla ihracatını kısıtlaması anlamına gelen gönüllü ihracat kısıtlamaları da bir politika aracıdır. Bağlı ticaret yöntemleri olan takas ve kliring ise döviz kullanımını minimize etmeyi amaçlar. Takas, malın malla doğrudan değişimidir. Kliring ise ülkelerin merkez bankaları aracılığıyla yürüttüğü, ithalat bedellerinin yerli para birimiyle ödendiği daha gelişmiş bir mahsuplaşma sistemidir. Dünya Ticaret Örgütü kuralları çerçevesinde uygulanan En Çok Kayrılan Ülke prensibi, bir ülkenin bir ticaret ortağına tanıdığı ayrıcalığı tüm üyelere tanımasını zorunlu kılar. Ancak bu kuralın gümrük birlikleri, serbest ticaret anlaşmaları ve az gelişmiş ülkelere tanınan genelleştirilmiş tercihler sistemi gibi önemli istisnaları vardır. Uluslararası yatırım pozisyonu ise bir ülkenin dış dünyadan olan alacakları ile dış dünyaya olan borçları arasındaki net farkı gösteren bir stok kavramdır. Eğer bu değer negatif ise ülke nette borçlu, pozitif ise nette alacaklı konumdadır. Bankacılık sektöründe risklere karşı bir kalkan olarak kullanılan sermaye koruma tamponu, Basel üç kriterlerine göre yüzde iki virgül beş oranında ek bir çekirdek sermaye bulundurulmasını gerektirir. Döviz piyasası ve kur rejimleri konusuna değinecek olursak, döviz kuru yerli paranın yabancı para cinsinden fiyatıdır. Nominal döviz kuru satın alma gücünü dikkate almazken, reel döviz kuru fiyatlar genel düzeyindeki değişimlere göre düzeltilmiş kurdur. Döviz kurları doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde kote edilir. Doğrudan kotasyonda yabancı para birimi baz alınırken, dolaylı kotasyonda yerli para birimi baz alınır. Döviz piyasasında alım fiyatı ile satım fiyatı arasındaki farka alım satım makası veya spread denir. Bu makas, likidite arttıkça daralır, risk ve belirsizlik arttıkça genişler. Ayrıca işlem büyüklüğü arttıkça satıcıların üstlendiği risk arttığı için makasın genişlediği görülür. Uluslararası para transferlerinde kullanılan on bir haneli SWIFT kodu ise bankayı, ülkeyi, şehri ve şubeyi tanımlayan evrensel bir standarttır. Son olarak, döviz piyasasının işleyişinde likiditenin rolü büyüktür. Amerikan Doları, Avro ve Japon Yeni dünyada en çok işlem gören para birimleridir. İşlemlerin büyük çoğunluğu tezgah üstü piyasalarda gerçekleşir ve yirmi dört saat kesintisiz devam eder. Piyasa katılımcıları arasında bankalar, merkez bankaları, portföy yönetim şirketleri ve bireysel yatırımcılar bulunur. Döviz kurlarının belirlenmesinde arz ve talep dengesi esastır. Örneğin, bir ülkenin ithalatı azaldığında o yabancı paraya olan talep düşer ve yerli para değer kazanır. Bu mekanizmaların doğru anlaşılması, hem makroekonomik analizler hem de finansal piyasalardaki risk yönetimi açısından kritik öneme sahiptir. Sınav hazırlık sürecinde bu kavramların tanımları, birbirleriyle olan ilişkileri ve sayısal hesaplama yöntemleri üzerinde titizlikle durulmalıdır. Özellikle ödemeler dengesi kalemleri ve döviz kuru kotasyon hesaplamaları sınavda belirleyici soru tipleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bölüm 11
Döviz kurlarının yapısını ve işleyişini anlamak için öncelikle kotasyon kavramını ve bu kotasyonların nasıl okunduğunu detaylandırmak gerekir. Döviz kurları, Uluslararası Standartlar Teşkilatı yani ISO tarafından belirlenen kısaltmalar kullanılarak ifade edilir. Bir döviz çiftinde, örneğin bir virgül bir sıfır bir iki birim Amerikan Dolarının bir birim Euroya eşit olduğu bir durumda, Euro baz para birimini, Amerikan Doları ise fiyat para birimini temsil eder. Bu noktada kotasyon türleri önem kazanmaktadır. Eğer yerli para birimi baz para birimi olarak kullanılıyorsa, bu durum dolaylı kotasyon olarak adlandırılır. Örneğin bir Alman vatandaşı için Euro baz para birimi olduğunda bu dolaylı bir kotasyondur. Döviz piyasasında işlemler her zaman baz para birimi esas alınarak gerçekleştirilir. Satıcı taraf bir döviz kurunu kote ettiğinde, aslında alıcı tarafa baz para birimini satarken fiyat para birimini almakta veya tam tersi şekilde baz para birimini alırken fiyat para birimini satmaktadır. X bölü Y şeklindeki bir gösterimde, satıcı baz para birimi olan Y birimini satarken karşılığında fiyat para birimi olan X birimini tahsil eder. Döviz piyasasının temel işleyiş mekanizmalarından biri de çift taraflı kotasyon veya iki taraflı fiyat mekanizmasıdır. Bu sistemde bir taraf satıcının para birimini almak istediği fiyatı, yani alış fiyatını ifade eden bid değerini gösterirken, diğer taraf satıcının satmak istediği fiyatı, yani satış fiyatını ifade eden ask veya offer değerini gösterir. Örnek bir Amerikan Doları bölü Avro kotasyonunda, satıcı baz döviz olan bir Euroyu bir virgül bir sıfır bir beş Amerikan Doları karşılığında satarken, bir virgül bir sıfır bir sıfır Amerikan Doları karşılığında almaktadır. Döviz kurları genellikle ondalık basamaklar üzerinden kote edilir ve bu noktada pip terimi karşımıza çıkar. Pip, virgülden sonraki dördüncü basamağı ifade eden bir birimdir. Alım ve satım fiyatları arasındaki fark ise alım satım makası veya bid ask spread olarak tanımlanır. Bu makasın genişliği piyasadaki çeşitli faktörlere bağlı olarak değişkenlik gösterir. Alım satım makasını etkileyen en kritik faktör likiditedir. Likiditenin yüksek olduğu piyasalarda makas daralırken, likidite azaldığında makas genişlemektedir. Ana para birimleri olan Amerikan Doları veya Euro gibi birimlerde likidite yüksek olduğu için makas oldukça dardır. Ancak Meksika Pezosu gibi daha az işlem gören para birimlerinde makas daha geniş belirlenir. İşlem saatleri de likidite üzerinde doğrudan etkilidir. Türkiye saatiyle Londra piyasasının kapandığı on yedi sıfır sıfır ve New York piyasasının yavaşladığı yirmi üç sıfır sıfırdan sonra likidite azaldığı için makaslar genişletilir. Ayrıca işlem büyüklüğü de bir risk unsuru olarak makası etkiler. Örneğin beş milyon Türk Lirası tutarındaki bir işlem için sunulan makas, bir milyon Türk Lirası tutarındaki işleme göre daha geniştir. Bunun temel sebebi, satıcı tarafın büyük miktarlı işlemlerde üstlendiği riskin daha fazla olmasıdır. Piyasadaki dalgalanmalar ve risk artışı da belirsizlik yarattığı için satıcıların makası açmasına neden olur. Özetle likidite artışı makası daraltırken, işlem büyüklüğü ve risk artışı makasın genişlemesine yol açar. Bu bilgiler sınav sorularında sıklıkla karşımıza çıkan temel piyasa dinamikleridir. Döviz kurları arasındaki ilişkileri anlamak için çapraz kur hesabı ve arbitraj olanaklarını da incelemek gerekir. Çapraz kur, iki ayrı döviz kuru üzerinden bir para biriminin değerinin dolaylı olarak başka bir para birimi üzerinden hesaplanmasıdır. Bu yöntemle piyasadaki örtük döviz kurları ortaya çıkarılır. Örneğin Avustralya Doları bölü Amerikan Doları kuru bir virgül iki sıfır iki sekiz ve Amerikan Doları bölü Euro kuru bir virgül bir sıfır bir beş ise, bu iki değerin çarpılmasıyla bir Euro nun bir virgül üç iki dört sekiz Avustralya Doları olduğu sonucuna ulaşılır. Eğer kurlar farklı formatlarda verilmişse, örneğin İsviçre Frangı bölü Amerikan Doları kuru bir virgül iki bir iki dokuz olarak verilmişse, öncelikle bu değerin tersi alınarak Amerikan Doları bölü İsviçre Frangı değeri bulunur ve ardından diğer kurla çarpılarak istenen çapraz kura ulaşılır. Arbitraj ise risksiz kazanç elde etme yöntemidir. İki ayrı piyasada farklı fiyatlarla işlem gören bir varlığın ucuz olduğu yerden alınıp pahalı olduğu yerde satılması işlemidir. Döviz piyasasında bu durum genellikle üçlü arbitraj olarak adlandırılır. Eğer bankalar arası piyasadaki örtük çapraz kur ile efektif piyasadaki kur arasında bir fark varsa arbitraj imkanı doğar. Örneğin bankalar arası piyasada hesaplanan örtük Japon Yeni bölü İngiliz Sterlini kuru doksan yedi virgül doksan iki iken, efektif piyasada bu kur doksan altı virgül seksen üç ise, yatırımcı efektif piyasadan ucuz olan Sterlini alıp bankalar arası piyasada daha yüksek fiyattan satarak risksiz kar elde edebilir. Bu tür fiyat uyumsuzlukları piyasa aktörleri tarafından hızla fark edilir ve yapılan işlemler sonucunda fiyatlar tekrar dengeye gelir. Vadeli döviz piyasası, spot piyasadaki risklerin yönetilmesi ve gelecekteki fiyat beklentilerinin şekillenmesi açısından hayati öneme sahiptir. Vadeli işlemler genellikle otuz, altmış, doksan ve yüz seksen günlük vadelerle gerçekleştirilir. Bu işlemler tezgah üstü piyasalarda forward, borsalarda ise future sözleşmeleri olarak adlandırılır. Vadeli kurlar, spot kura vade puanı eklenerek veya çıkarılarak hesaplanır. Eğer vadeli kur spot kurdan yüksekse baz para birimi primli, düşükse iskontolu işlem görüyor demektir. Örneğin spot kur bir virgül iki beş iki sıfır iken bir aylık vade puanı artı kırk ise, vadeli kur bir virgül iki beş altı sıfır olarak hesaplanır. Buradaki kırk puan, on bin ile çarpılmış bir değeri ifade eder. Vadeli kurların belirlenmesindeki en temel etken iki para birimi arasındaki faiz farkıdır. Bu durum korumalı faiz oranı paritesi olarak bilinir. Bu pariteye göre, yerli para birimindeki bir yatırımın getirisi ile yabancı para birimine çevrilip oradaki faizle değerlendirildikten sonra tekrar yerli paraya dönülen yatırımın getirisi birbirine eşit olmalıdır. Eğer bu eşitlik bozulursa arbitraj imkanı doğar. Formülsel olarak ifade etmek gerekirse, vadeli kur eşittir spot kur çarpı bir artı fiyat para birimi faizi bölü bir artı baz para birimi faizi şeklinde bir denge söz konusudur. Örneğin fiyat para biriminin faizi yüzde yedi, baz para biriminin faizi yüzde beş ise vadeli kur primli olacaktır. Vade süresi kısaldıkça vade puanı da buna paralel olarak azalır. Ayrıca vadeli piyasada alım satım makası spot piyasaya göre daha geniştir; çünkü vadeli piyasa daha az likittir ve vade uzadıkça riskler artmaktadır. Yatırımcılar vadeli piyasayı korunma yani hedge amacıyla kullanırlar. Statik hedge işleminde pozisyon güncellenmezken, dinamik hedge işleminde piyasa koşullarına göre pozisyonlar belirli periyotlarla revize edilir. Vadeli piyasada uzun pozisyon almak bir sözleşmeyi satın almayı, kısa pozisyon almak ise satmayı ifade eder. Vade sonundaki nakit akışının vadeden önceki bir tarihteki değerine ulaşmak için mark to market yani piyasa değerine göre değerleme yöntemi kullanılır. Örneğin bir yatırımcı Euro cinsinden bir varlığa sahipse ve Euro nun değer kaybetmesinden korkuyorsa, Euro da kısa pozisyon alarak kur riskini yönetebilir. Eğer yatırımın değeri süreç içinde değişirse, yatırımcı ters işlem yaparak pozisyonunu güncelleyebilir. Uluslararası parite koşulları; faiz oranları, enflasyon ve döviz kurları arasındaki karmaşık ilişkileri açıklar. Korumasız faiz oranı paritesi, döviz kurunda beklenen değişimin iki ülkenin faiz farkına eşit olduğunu savunur. Bu yaklaşımda kur riski hedge edilmez. Eğer bir ülkenin faiz oranı diğerinden yüksekse, o ülkenin para biriminin gelecekte faiz farkı kadar değer kaybetmesi beklenir. Vadeli kur paritesi ise vadeli kurların gelecekteki spot kurların yansız bir tahmin edicisi olduğunu öne sürer. Satın alma gücü paritesi ise kurların enflasyon farklarına göre hareket ettiğini belirtir. Mutlak satın alma gücü paritesine göre bir malın fiyatı her yerde aynı olmalıdır; bu durum tek fiyat kanunu olarak bilinir. Göreceli satın alma gücü paritesine göre ise kurlardaki değişim, iki ülke arasındaki enflasyon oranlarının farkına bağlıdır. Fisher etkisi ise nominal faizlerin reel faiz ve beklenen enflasyonun toplamı olduğunu söyler. Bu hipoteze göre ülkeler arası reel faiz oranları birbirine eşittir ve nominal faiz farkları sadece enflasyon beklentilerindeki farktan kaynaklanır. Dünya ekonomisinde uygulanan döviz kuru rejimleri sabit, esnek ve karma rejimler olarak sınıflandırılır. Sabit kur rejimleri kendi içinde sert ve yumuşak olarak ikiye ayrılır. Sert rejimler arasında yerli paranın tamamen yabancı bir paraya bağlandığı para kurulu, yabancı bir paranın doğrudan kullanıldığı dolarizasyon ve ortak bir paranın kullanıldığı para birliği yer alır. Yumuşak sabit kur rejimlerinde ise geleneksel sabitleme veya belirli bir bant aralığında dalgalanma gibi yöntemler uygulanır. Sabit kur rejimleri istikrar sağlasa da merkez bankasının para politikası bağımsızlığını kısıtlar ve dış ticaret açıklarına yol açabilir. Esnek kur rejimlerinde ise kur piyasadaki arz ve talep koşullarına göre belirlenir. Bağımsız dalgalı kurda müdahale yokken, yönetilen dalgalı kurda merkez bankası aşırı dalgalanmalara müdahale edebilir. Esnek rejimler para politikası bağımsızlığı sağlar ve şoklara karşı daha dayanıklıdır. Karma rejimler ise her iki sistemin avantajlarını birleştirmeyi amaçlar. Kayan kur, ayarlanabilir kur, ortak dalgalanma ve döviz kuru bandı gibi uygulamalar bu gruptadır. İdeal bir döviz kuru rejimi seçilirken ülkenin finansal derinliği, dış ticaret yapısı ve enflasyon düzeyi dikkate alınmalıdır. Örneğin finansal disiplini yüksek ve küresel piyasalarla entegre ülkeler için esnek kurlar daha uygunken, finansal istikrara ihtiyaç duyan küçük ekonomiler için sert sabit kurlar tercih edilebilir. Fayda maliyet analizi yapıldığında esnek kurların krizlere karşı dayanıklı olduğu ancak kısa vadeli dalgalanmalar yarattığı, sabit kurların ise istikrar sağladığı ancak şoklara karşı hassas olduğu görülmektedir. Döviz kuru değişimlerini açıklamaya yönelik çeşitli modeller geliştirilmiştir. Dış ticaret akımları yaklaşımı, kurun temel belirleyicisinin ihracat ve ithalat dengesi olduğunu savunur. Bu modele göre ekonomik büyüme yaşayan bir ülkede ithalat talebi artacağı için yerli para değer kaybeder. Parasalcı yaklaşım ise döviz kurunu paranın arz ve talebi üzerinden açıklar. Para arzındaki artışın harcamaları ve ithalatı artırarak yerli paranın değerini düşüreceğini öngörür. Portföy denge modeli ise yatırımcıların risk ve getiri beklentileri doğrultusunda yerli ve yabancı varlıklar arasında yaptıkları seçimlerin kurları belirlediğini savunur. Bu modelde bütçe açıkları, cari açıklar ve ülke risk primi kurlar üzerinde belirleyici rol oynar. Mundell Fleming modeline göre ise genişletici maliye politikaları kısa dönemde faizleri artırarak sermaye girişi sağlar ve yerli parayı değerlendirir; ancak uzun dönemde artan borçlanma ve risk primi sermaye çıkışına ve yerli paranın değer kaybetmesine neden olur. Tüm bu teorik yaklaşımlar ve piyasa mekanizmaları, döviz piyasasının karmaşık yapısını anlamak ve sınavda başarılı olmak için temel teşkil etmektedir.
Bölüm 12
Göreceli satın alma gücü paritesi yaklaşımını teknik bir çerçevede ele alarak dersimize devam edelim. Bu yaklaşım, iki ülke arasındaki enflasyon farklarının döviz kurları üzerindeki etkisini incelemektedir. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri gibi iki ülke üzerinden bir örnekleme yapacak olursak, döviz kurundaki değişim oranını mevcut dönemdeki döviz kurundan dönem başındaki döviz kurunu çıkarıp, sonucu tekrar dönem başındaki döviz kuruna bölerek hesaplarız. Bu oran, Türkiye'deki enflasyon oranı ile Amerika Birleşik Devletleri'ndeki enflasyon oranı arasındaki farka eşitlenmektedir. Formülize edecek olursak, S bir eksi S sıfır bölü S sıfır eşittir Türkiye enflasyonu eksi Amerika enflasyonu şeklinde bir yapı karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada sayısal bir örnek üzerinden gitmek konunun pekişmesi açısından faydalı olacaktır. iki bin on yılının başında bir doların iki Türk Lirası olduğunu varsayalım. Aynı yıl için Türkiye’deki enflasyon oranının yüzde on, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki enflasyon oranının ise yüzde dört olarak gerçekleştiğini düşünelim. Göreceli satın alma gücü paritesine göre dönem sonu dolar kurunu hesaplamak için, S bir eksi iki bölü iki eşittir sıfır virgül on eksi sıfır virgül dört denklemini kurarız. Bu matematiksel işlem sonucunda S bir değerini iki virgül on iki olarak buluruz. Yani mevcut dönemde döviz kuru bir dolar eşittir iki virgül on iki Türk Lirası seviyesine yükselmiştir. Sınav hazırlık sürecinde bu hesaplama yöntemini bilmek oldukça kritiktir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, göreceli satın alma gücü paritesi yaklaşımı kısa dönemde, uzun döneme kıyasla kur ve fiyat değişimleri bazında daha tutarsız sonuçlar verebilmektedir. Bu nedenle uygulamadaki geçerliliği kısa vadeli analizlerde düşük seviyede kalmaktadır. Döviz kurlarının belirlenmesine yönelik bir diğer önemli yaklaşım ise parasalcı yaklaşımdır. Parasalcı yaklaşım, mal arz ve talebinin fiyatlar genel düzeyini belirlemesi gibi, paranın arz ve talebinin de döviz kurunu belirleyeceğini savunmaktadır. Bu modelde para arzı Merkez Bankası tarafından kontrol edildiği için, para talebinin rolü döviz kurunu belirlemede ön plana çıkmaktadır. Para talebinin sabit kaldığı bir senaryoda, Merkez Bankası’nın para arzını artırması halkın harcama kapasitesini artıracak, bu da ithal mal talebinin ve dolayısıyla döviz talebinin yükselmesine yol açacaktır. Döviz talebindeki bu artış ulusal paranın değer kaybetmesine neden olur. Aksine, para talebi sabitken para arzında bir daralma yaşanırsa, harcamaların ve döviz talebinin azalması sonucunda döviz kuru düşecek ve ulusal para değer kazanacaktır. Bu temel mekanizma, para politikasının döviz kurları üzerindeki doğrudan etkisini açıklamaktadır. Portföy dengesi yaklaşımı ve portföy denge modeli konusuna geçiş yapacak olursak, bu yaklaşımın döviz kurundaki günlük dalgalanmalar ile yabancı menkul kıymetlerin arz ve talebi üzerinden analiz yaptığını görürüz. Yatırımcılar portföylerini oluştururken menkul kıymetleri tek tek ele alır ve kabul edilebilir bir risk düzeyinde getirilerini karşılaştırarak toplam gelirlerini maksimum düzeye çıkarmaya çalışırlar. Bu noktada yabancı hisse senedi ve tahvillerin getirisinde kur değişimleri belirleyici bir rol oynamaktadır. Portföy denge modeli, uzun dönemde döviz kurlarındaki değişimleri inceleyen modern bir makroekonomik yaklaşımdır. Modelin temel varsayımı, finansal varlıkların arz ve talebinde yaşanan değişimlerin döviz kurları üzerinde doğrudan belirleyici bir etkisinin olduğudur. Yatırımcıların küresel portföylerinde hem yurt içinde hem de yurt dışında ihraç edilen tahvillerin bulunduğu ve bu varlıkların risk ile getiri beklentileri doğrultusunda sürekli olarak yeniden dengelendiği kabul edilir. Mundell Fleming Modeli çerçevesinde genişletici maliye politikalarının etkilerini incelediğimizde, bütçe açıklarının dışlama etkisi yaratarak yurt içi faiz oranlarını artırdığını görürüz. Artan faiz oranları yabancı sermaye girişlerini teşvik eder ve kısa dönemde yerli paranın yabancı paralar karşısında değer kazanmasına yol açar. Yerli paranın değer kazanması ise ihracatı azaltırken ithalatı artırır ve sonuç olarak cari açık ortaya çıkar. Eğer cari açık ve bütçe açıkları uzun dönemde kalıcı hale gelirse, bu açıkların borçlanma yoluyla finanse edilmesi zorunluluğu doğar. Borçlanma talebindeki artış, risk primi aracılığıyla nominal faizleri yukarı çeker. Artan risk primi ise ülkeden sermaye çıkışına neden olur ve nihayetinde yerli para yeniden değer kaybeder. Uluslararası parite koşullarında döviz kurlarındaki beklenen değişim, iki ülke arasındaki faiz oranları farkına bağlıdır. Nominal faizler, reel faizler ile enflasyon beklentilerinin bir fonksiyonudur. Portföy denge modelinde ise bu faktörlere ek olarak ülke risk primlerinin de döviz kurları üzerinde belirleyici olduğu savunulmaktadır. Sonuç olarak bu model, uzun dönemli kalıcı cari ve bütçe açıklarının ülke risk primini artırarak yerli paranın değer kaybetmesine neden olacağına vurgu yapmaktadır. Şimdi ara kazanç ticareti, yani literatürdeki adıyla carry trade konusunu detaylandıralım. Korumasız faiz oranı paritesi koşulu altında, rasyonel beklentiler çerçevesinde yüksek getiriye sahip para biriminin, düşük getiriye sahip para birimine karşı faiz farkı kadar değer kaybetmesi beklenir. Ancak yapılan ampirik çalışmalar, kısa dönemde yüksek getirili para biriminin tahmin edilenin aksine değer kaybetmediğini, hatta daha yüksek performans gösterebildiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, korumasız faiz oranı paritesinin uzun dönemde daha anlamlı olduğunu göstermektedir. Kısa dönemde ise yatırımcılar aktif getiri stratejisi uygulayarak yüksek getirili para birimlerine yönelmektedir. İşte bu stratejiye ara kazanç ticareti denir. Yatırımcı, faizi düşük bir para biriminden borçlanıp, elde ettiği kaynağı faizi daha yüksek bir para birimine yatırarak aradaki faiz farkı kadar kar elde etmeyi hedefler. Bu stratejide faiz oranlarının yanı sıra cari döviz kuru ve beklenen döviz kuru da kritik öneme sahiptir. Ara kazanç ticaretinin matematiksel varsayımlarını incelediğimizde, net getirinin yatırım yapılan para birimi faiz oranı ile döviz kurundaki değişimlerin bir fonksiyonu olduğunu görürüz. Formülde r net getiriyi, i Y yatırım yapılan para birimi faiz oranını, i ise borçlanılan para birimi faiz oranını temsil eder. S t ve S t artı bir ise sırasıyla mevcut ve gelecek dönemdeki döviz kurlarını ifade eder. Bir örnekle somutlaştıracak olursak, yüz bin doları olan Amerikalı bir yatırımcının dolar mevduatı ile avro mevduatı arasında seçim yaptığını düşünelim. Cari kur bir virgül bir dolar bölü avro, beklenen kur ise bir virgül iki dolar bölü avro olsun. Dolar faizi yüzde on, avro faizi yüzde beş ise, yatırımcı parasını dolarda tutarsa yıl sonunda yüz on bin dolar elde eder. Ancak parasını avroya çevirip yüzde beş faizle yatırırsa, yıl sonundaki kur artışı beklentisi sayesinde yaklaşık yüz on dört bin dolar kazanacaktır. Görüldüğü üzere, avro faizi daha düşük olmasına rağmen kurdaki beklenen artış yatırımcıyı avroya yönlendirebilmektedir. Fakat bu strateji ciddi döviz kuru riskleri barındırır. Özellikle kriz dönemlerinde risk iştahı azaldığında, yatırımcılar güvenli limanlara kaçar ve yüksek getirili riskli para birimlerinden çıkış yaparlar. Bu da ani değer kayıplarına ve büyük zararlara yol açar. Ayrıca kaldıraç kullanımı bu riskleri daha da büyütür. Ara kazanç ticareti getirilerinin dağılımı normal dağılım göstermez ve sola çarpıktır. Sola çarpıklık, yüksek olasılıkla küçük kazançlar elde edilirken, düşük olasılıkla çok büyük kayıplar yaşanabileceğini, yani piyasa çöküş riskini ifade eder. Mundell Fleming Modeli'ne daha derinlemesine bakacak olursak, bu modelin Robert Mundell ve Marcus Fleming tarafından geliştirildiğini ve temel olarak uluslararası sermaye hareketlerinin farklı döviz kuru sistemleri altındaki makroekonomik politikaların etkinliğini analiz ettiğini söyleyebiliriz. Bu model, meşhur IS LM modelinin dışa açık ekonomiye uyarlanmış halidir. Model; mal piyasasını temsil eden IS eğrisi, para piyasasını temsil eden LM eğrisi ve ödemeler dengesini temsil eden BP veya FE eğrisi arasındaki ilişkiyi inceler. Modelin iki temel varsayımı tam sermaye hareketliliği ve sabit döviz kurudur. Üçlü açmaz kuralı gereği, tam sermaye hareketliliği ve sabit döviz kuru altında bağımsız bir para politikası uygulanamaz. Örneğin Merkez Bankası faiz oranını düşürürse, sermaye çıkışı yaşanır ve ödemeler dengesi bozulur. Döviz kurunu sabit tutmak isteyen Merkez Bankası piyasaya müdahale etmek zorunda kalır ve bu müdahale faizleri eski seviyesine geri getirir. Bu nedenle faiz oranları dünya faiz oranlarından farklılaşamaz. Tam sermaye hareketliliği durumunda BP eğrisi tam yatık bir konumdadır. Bu, sermaye hareketlerinin faiz oranlarına sonsuz duyarlı olduğu anlamına gelir. Sabit döviz kuru rejiminde para politikası etkin değildir çünkü milli gelirde bir artış sağlamaz. Ancak sabit kur rejiminde maliye politikası oldukça etkindir. Genişletici bir maliye politikası IS eğrisini sağa kaydırarak faizleri yükseltir, bu da sermaye girişine ve ödemeler fazlasına yol açar. Kurun değerini korumak isteyen Merkez Bankası para arzını artırarak LM eğrisini de sağa kaydırır ve sonuçta milli gelir önemli ölçüde artar. Esnek döviz kuru rejiminde ise durum tam tersidir. Esnek kurda para politikası oldukça etkindir. Para arzı artırıldığında faizler düşer, sermaye çıkışı yaşanır ve yerli para değer kaybeder. Yerli paranın değer kaybetmesi ihracatı artırıp ithalatı azaltarak IS eğrisini de sağa kaydırır ve gelir düzeyi yükselir. Buna karşılık esnek kurda maliye politikası etkin değildir. Kamu harcamaları artırıldığında yükselen faizler sermaye girişine ve yerli paranın değer kazanmasına yol açar. Değer kazanan yerli para net ihracatı azaltarak IS eğrisini eski konumuna geri getirir ve milli gelir değişmez. Sermaye hareketliliğinin sınırlı olduğu durumlarda ise analiz biraz daha karmaşıklaşır. Sınırlı sermaye hareketliliğinde BP eğrisi tam yatay değil, pozitif eğimli yani daha dik bir yapıdadır. Bu durumda sermaye hareketlerinin faize duyarlılığı düşüktür. Genişletici para politikası uygulandığında LM eğrisi sağa kayar, faizler düşer ve gelir artar. Ancak düşük faiz sermaye çıkışına, artan gelir ise ithalat artışına neden olarak dış açık yaratır. Maliye politikasında ise IS eğrisi sağa kaydığında hem gelir hem de faiz artar. Faiz artışı sermaye girişini, gelir artışı ise ithalatı artırır. Bu iki zıt etkinin büyüklüğüne göre dış denge açık veya fazla verebilir. Sınavda başarılı olmak için sabit ve esnek kur rejimlerinde hangi politikanın etkin olduğunu, sermaye hareketliliğinin derecesine göre BP eğrisinin nasıl şekillendiğini çok iyi kavramak gerekir. Özellikle tam sermaye hareketliliğinde sabit kurda maliye politikasının, esnek kurda ise para politikasının etkin olduğu bilgisi sınav sorularının temelini oluşturmaktadır. Dersimizi tamamlarken ödemeler bilançosu ve döviz kuru sistemleri ile ilgili bazı temel noktaları hatırlatmakta fayda görüyorum. Ödemeler bilançosu cari işlemler hesabı, sermaye hesabı ve net hata noksan gibi kalemlerden oluşur; döviz kuru hesabı diye bir ana kalem bulunmamaktadır. Yerli ve yabancı paranın doğrudan birbirinin cinsinden ifade edilmesine düz kur denir. Merkez Bankalarının kur seviyesini sürekli takip edip müdahale ettiği karma sisteme kayan kur sistemi adı verilir. Esnek kur sisteminde ise ödemeler dengesi piyasa şartlarında kendiliğinden çözüldüğü için devlet müdahalesine gerek kalmaz. Belirlenen alt ve üst limitler dahilinde kurun dalgalanmasına izin verilen sistem ise döviz kuru bandı sistemidir. Dış ticaret politikası araçları arasında gümrük tarifeleri, bağlı ticaret ve ihracatın özendirilmesi yer alırken, açık piyasa işlemleri bir para politikası aracıdır. Son olarak, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde dış borç stokunda en büyük payın genellikle özel sektöre ait olduğunu ve Leontief paradoksunun Amerika Birleşik Devletleri'nin emek yoğun mal ihraç edip sermaye yoğun mal ithal etmesiyle ilgili olduğunu da sınav notlarınız arasına eklemelisiniz. Bu temel kavramlar ve Mundell Fleming modelinin işleyiş mekanizması, finans piyasaları ve ekonomi sınavlarında karşınıza çıkacak soruların ana eksenini oluşturacaktır.
İlk 5 dakika ücretsiz dinlendi
Kalan 127 dakikayı dinlemek ve tüm bölümlere erişmek için premium lisans gerekli.
Lisans Satın Al