Bölüm 1
Sermaye piyasalarında kredi derecelendirmesi kavramını ve bu faaliyetin genel esaslarını ele alarak dersimize başlıyoruz. Kredi derecelendirmesi, en yalın ifadeyle bir borçlunun kredi riski hakkında kredi derecelendirme kuruluşları tarafından oluşturulmuş bağımsız görüşleri ifade eder. Küresel ölçekte kabul görmüş derecelendirme kuruluşlarından biri olan Standard and Poors, bu kavramı bir kuruluşun, borçlunun finansal yükümlülüğünün tamamını zamanında geri ödeme kapasitesi ve istekliliği hakkındaki görüşü olarak tanımlamaktadır. Derecelendirmeye konu olan taraf bir devlet, bir finansal kuruluş, bir şirket veya doğrudan ihraç edilen bir finansal varlığın kendisi olabilir. Bu noktada derecelendirmenin bağımsız bir görüşü temsil ettiğini ve büyük bir kısmının kamuya açıklandığını vurgulamak gerekir. Yayınlanan bu dereceler, derecelendirilen tarafın kredi değerliliği hakkında nisbi yani relatif bir görüş sunar. Kredi derecelendirme kuruluşları, sundukları bu notların borçluların diğer borçlulara göre göreceli kredi değerliliğini ifade ettiğinin altını çizmektedirler. Kredi dereceleri, derecelendirme komitelerinin uzman görüşlerini yansıttığı gibi aynı zamanda kantitatif değerlendirmeleri de bünyesinde barındırır. Bu sebeple dereceleri açıklayan tamamen formel kurallar dizisinden veya kapalı bir veri setinden bahsetmek mümkün değildir. Kredi dereceleri temel olarak borç enstrümanlarına yatırım yapan yatırımcılar tarafından, yatırımlarının kredi değerliliğini ölçme sürecinde bir araç olarak kullanılır. Bu işlev, yatırımcıların bilgi setini genişleterek onları üstlendikleri riskler konusunda aydınlatır. Karmaşık finansal verilerin daha kolay anlaşılabilmesi adına bu görüşler sembollere dönüştürülür. Örneğin AAA veya BB eksi gibi semboller bu amaçla kullanılır. Ancak sınav hazırlık sürecinde şu ayrımı net bir şekilde yapmak gerekir: Kredi dereceleri bir satın alma, satma veya elde tutma önerisi değildir. Aynı zamanda bu notlar temerrüt olasılığının matematiksel bir yüzdesi olmadığı gibi tahvil fiyatları hakkında da doğrudan bir yorum içermez. Derecelendirme kuruluşları geçmiş ve cari verileri analiz ederek gelecekteki potansiyel etkileri dikkate alsa da bu notlar kredi kalitesi veya gelecekteki risk düzeyi için mutlak bir garanti teşkil etmez. Borçlu perspektifinden bakıldığında, tahvil ihraç etmek isteyen bir kurum için kredi derecelendirmesi yaptırmak çoğu zaman bir zorunluluk arz eder. Birçok ülkede derecelendirilmemiş bir borç enstrümanının piyasada talep görmesi oldukça güçtür. Yatırım fonları veya emeklilik fonları gibi kurumsal yatırımcılar, portföylerine alacakları borç enstrümanları için belirli bir notun altına düşmeme gibi katı kurallar uygulayabilmektedir. Hatta merkez bankaları ve diğer kamu otoriteleri de yatırım kararlarında bu derecelendirme düzeylerini esas alan düzenlemeler yapabilirler. Borçlu kurumlar, ihraçlarını derecelendirdikleri takdirde daha geniş bir kreditör kitlesine ve daha çeşitli finansal ürünlere erişim imkanı bulurlar. Bu durum sermaye piyasalarının derinleşmesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Kredi derecelerinin yararlarını ve kullanım alanlarını daha detaylı incelemek gerekirse, bu derecelerin şirketlerin ve hükümetlerin sermaye piyasalarından fon temin etmelerinde merkezi bir rol oynadığını görürüz. Banka kredisi yerine tahvil ihracı yoluyla doğrudan yatırımcıdan borçlanmak isteyen yapılar, kredi dereceleri sayesinde yatırımcılara kendi ödeme güçleri hakkında standart bir bilgi sunarlar. Bu süreç, etkin ve geniş kitlelerce kabul görmüş uzun vadeli bir risk ölçüsü sağlayarak tahvil ihraç ve satın alma işlemlerini kolaylaştırır. Yatırımcılar kendi risk toleransları ile ihraççı kurumun risk profilini bu notlar aracılığıyla eşleştirirler. Böylece hükümetler ve belediyeler kamu projeleri için, şirketler ise büyüme veya araştırma geliştirme faaliyetleri için gerekli kaynağa daha rahat ulaşırlar. Kredi derecelerini kullanan tarafları sınıflandırdığımızda ilk sırada yatırımcılar gelir. Kurumsal yatırımcılar olan yatırım fonları, emeklilik fonları, bankalar ve sigorta şirketleri bu notları kendi iç analizlerini desteklemek veya risk eşikleri oluşturmak için kullanırlar. Bu kullanım, taraflar arasındaki bilgi asimetrisinden kaynaklanan temsil maliyetlerini, yani agency costs dediğimiz maliyetleri azaltarak piyasa etkinliğine katkı sağlar. Aracı kuruluşlar ise yatırım bankacılığı faaliyetlerinde borç enstrümanlarının riskini kıyaslamak ve faiz oranlarını saptamak için bu verilerden yararlanırlar. Borç ihraç edenler açısından yüksek bir not, yüksek kredi değerliliği ve dolayısıyla daha düşük faiz oranı, yani daha düşük sermaye maliyeti anlamına gelir. Düşük sermaye maliyeti ise şirket değerinin artmasıyla sonuçlanır. İşletmeler ve finansal kurumlar da karşı taraf riskini, yani counterparty riskini değerlendirirken bu notlara başvururlar. Bankalar ise Basel iki uzlaşısı çerçevesinde sermaye yeterliliği hesaplamalarında dışsal kredi derecelendirme notlarını kullanabilmektedir. Konunun makroekonomik boyutuna geçtiğimizde, finansal aracıların fon transferi yaparken bu fonları fiyatladığını görürüz. Aktarım maliyeti ne kadar düşük olursa ekonomik işleyiş o kadar etkin hale gelir. Borç maliyetini etkileyen unsurları bir formül ile ifade etmek gerekirse; borç maliyeti, risksiz faiz oranı ile geri ödenmeme riski, vade riski, likidite riski ve ülke riskinin toplamından oluşur. Burada geri ödenmeme riski ve ülke riski doğrudan kredi dereceleri ile ilişkilidir. Risksiz faiz oranı ise dolaylı olarak bu süreçten etkilenir. Kredi dereceleri, ihraççıların kredi değerliliği hakkında tarafsız görüş sunarak piyasadaki asimetrik bilgiyi azaltır. Bu durum fonların çok riskli alanlarda israf edilmesini önleyerek daha verimli alanlara yönelmesini sağlar. Ancak bu yararların ortaya çıkması için derecelendirme kuruluşlarının notları zamanında, doğru ve tarafsız bir şekilde vermesi şarttır. Geçmişte yaşanan bazı krizlerde, örneğin Arjantin örneğinde olduğu gibi, notların iflas sonrası düşürülmesi bu kuruluşların zamanlama konusundaki başarısının sorgulanmasına neden olmuştur. Şimdi sermaye piyasasında derecelendirme faaliyetinin hukuki altyapısını düzenleyen Seri sekiz, No elli bir sayılı Tebliğ hükümlerine geçelim. Türk sermaye piyasasında derecelendirme faaliyeti; kredi derecelendirmesi ve kurumsal yönetim ilkelerine uyum derecelendirmesi olmak üzere iki ana başlıkta toplanır. İşletmeler için derecelendirme yaptırmak genel olarak ihtiyaridir, yani isteğe bağlıdır. Ancak Sermaye Piyasası Kurulu gerekli gördüğü durumlarda bu işlemi zorunlu tutabilir. Derecelendirme kuruluşları, işletmelerin talebi olmaksızın da derecelendirme yapma yetkisine sahiptir. Bu durumda, yani talebe bağlı olmayan derecelendirmelerde, sonuçlar kamuya açıklanmadan önce ilgili işletmeye bilgi verilmesi zorunludur. Ayrıca bu tür çalışmalara birbirini izleyen üç hesap dönemi boyunca devam edilmesi ve notun en fazla altı aylık dönemler itibarıyla gözden geçirilerek kamuya duyurulması gerekir. Talebe bağlı olmayan bu işlemlerde, varsa sağlanan ücret veya menfaatlerin de notla birlikte açıklanması zorunluluğu şeffaflık açısından sınavda sorulabilecek önemli bir detaydır. Kredi derecelendirmesi, işletmelerin risk durumlarının veya borçlanma araçlarının yükümlülüklerinin vadelerinde karşılanabilirliğinin bağımsız bir şekilde sınıflandırılmasıdır. Kurumsal yönetim ilkelerine uyum derecelendirmesi ise işletmelerin Kurul tarafından yayımlanan ilkelere ne ölçüde uyduğunun değerlendirilmesidir. Bu derecelendirmede pay sahipleri, kamuyu aydınlatma ve şeffaflık, menfaat sahipleri ve yönetim kurulu ana bölümleri üzerinden bir ile on arasında bir not verilir. Bu notlar verilirken iki haneye kadar olan küsuratlı rakamlar tama iblağ edilmeden, yani yuvarlanmadan olduğu gibi açıklanır. Türkiye'de bu faaliyetleri yürütmek isteyen kuruluşların Kurulca yetkilendirilmiş olması veya yetkisi kabul edilmiş bir uluslararası kuruluş olması şarttır. Bir kuruluşun hem kredi derecelendirme hem de kurumsal yönetim derecelendirmesi yapabilmesi için her iki alan için de ayrı ayrı yetkilendirilmiş olması ve organizasyonel yapısını buna göre ayırması gerekir. Türkiye'de kurulacak bir derecelendirme kuruluşunun sağlaması gereken şartlar oldukça katıdır. İlk olarak anonim şirket formunda kurulmalı, hisse senetlerinin tamamı nama yazılı olmalı ve ticaret unvanında derecelendirme ibaresi bulunmalıdır. Şirketin münhasıran, yani sadece derecelendirme ve bununla ilgili alanlarda faaliyet göstermesi şarttır. En kritik sayısal verilerden biri ödenmiş sermaye tutarıdır. Tebliğe göre ödenmiş sermayenin en az iki yüz bin Türk Lirası olması gerekmektedir. Bu tutar her yıl yeniden değerleme oranı dikkate alınarak Kurulca güncellenebilir. Kuruluşun ortakları, yöneticileri, kontrolörleri ve uzmanlarının da belirli niteliklere sahip olması aranır. Bu kişilerin iflas etmemiş olması, konkordato ilan etmemiş olması ve sermaye piyasası mevzuatına aykırılıktan dolayı mahkumiyet almamış olması esastır. Ayrıca zimmet, irtikap, rüşvet gibi yüz kızartıcı suçlardan hüküm giymemiş olmaları ve sermaye piyasasında işlem yapma yasaklarının bulunmaması gerekir. Derecelendirme kuruluşlarının faaliyet ilkeleri arasında metodolojiye uygunluk, tarafsızlık ve belge düzeni ön plandadır. Kuruluşlar, çalışmalarında sistematik bir derecelendirme metodolojisi kullanmak ve bu görüşleri destekleyecek tüm kayıtları tutmak zorundadır. Yanlış ve yanıltıcı çalışma yapmaktan kaçınmak, yeterli kaynak tahsis etmek ve bağımsız denetimden geçmiş finansal bilgileri esas almak bu kuruluşların temel yükümlülükleridir. Organizasyon yapısı içerisinde en az bir kontrolör, en az iki derecelendirme uzmanı ve en az üç üyeden oluşan bir derecelendirme komitesi bulunması zorunludur. Ayrıca bu kuruluşların mesleki sorumluluk sigortası yaptırmayı taahhüt etmeleri de şart koşulmuştur. Personel niteliklerine baktığımızda, derecelendirme uzmanlarının en az dört yıllık lisans eğitimi almış olmaları ve ekonomi, finans, muhasebe gibi ilgili alanlarda en az üç yıllık deneyime sahip olmaları gerektiğini görüyoruz. Ayrıca bu kişilerin Kurulun düzenlemeleri çerçevesinde ilgili lisans belgesine sahip olmaları zorunludur. Yabancı uyruklu uzmanlar için ise Kurulca tanınan uluslararası sertifikalar veya yurt dışındaki yetkili kuruluşlarda en az beş yıl çalışma şartı aranır. Ancak yabancı uzman sayısı toplam uzman sayısının yüzde elli'sini aşamaz. Derecelendirme komitesi üyeleri ve kontrolörler için ise deneyim süresi en az beş yıl olarak belirlenmiştir. Yabancı uyruklu komite üyelerinde ise yurt dışı deneyim süresi en az sekiz yıl olmalı ve bu kişilerin sayısı komite üye sayısının üçte birini geçmemelidir. Bu sayısal sınırlar sınav sorularında sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Derecelendirme notunun belirlenmesi süreci de belirli kurallara tabidir. Not, uzman tarafından değil, derecelendirme komitesi tarafından metodolojiye uygun olarak verilir. Notun kamuya açıklanması ve güncellenmesi konusunda da katı süreler vardır. Eğer derecelendirilen işletmenin araçları borsada işlem görüyorsa, not değişikliği en geç ertesi iş günü saat dokuz:sıfır'a kadar ilgili borsaya ve Kurula bildirilmelidir. Borsada işlem görmeyenler için ise yine en geç ertesi iş günü Kurula bildirim yapılmalıdır. Notun açıklanmasından sonra kuruluşun görevi bitmez; sürekli izleme ve güncelleme yükümlülüğü devam eder. Derecelendirme notunun açıklanmasından kaçınmak amacıyla çalışmaya son verilemez. Eğer bir çalışmaya son verilecekse bunun gerekçesi ve notun en son ne zaman gözden geçirildiği kamuya açıklanmalıdır. Bağımsızlığın korunması ve çıkar çatışmalarının önlenmesi, derecelendirme faaliyetinin güvenilirliği için hayati önem taşır. Derecelendirme kuruluşları, hizmet verdikleri müşterilere aynı dönemde ve izleyen iki yıl boyunca danışmanlık hizmeti veremezler. Aynı kısıtlama danışmanlık verdikleri müşterilere derecelendirme hizmeti sunmaları durumunda da geçerlidir. Kuruluşun ortakları, yöneticileri ve uzmanları, derecelendirme hizmeti verdikleri dönemde başka bir derecelendirme kuruluşunda veya müşteride görev alamazlar. Ayrıca bu kişilerin ticaretle uğraşmaları yasaktır. Derecelendirme çalışmasının bitiminden itibaren iki yıl geçmedikçe müşteride herhangi bir unvanla görev almaları da mümkün değildir. Müşterinin ihraç ettiği sermaye piyasası araçlarının alım satımını yapamazlar. Sermayesinde doğrudan veya dolaylı olarak yüzde on veya daha fazla paya sahip oldukları kurumlara derecelendirme hizmeti veremezler. Ancak Türkiye Varlık Fonu ile ilgili belirli istisnalar mevcuttur. Bağımsızlığın ortadan kalkmış sayılacağı bazı somut durumlar tebliğde açıkça belirtilmiştir. Örneğin, müşteriden sözleşme dışı bir menfaat sağlanması, müşteriyle ortaklık ilişkisine girilmesi veya müşteride son iki yıl içinde bağımsız denetim ya da değerleme faaliyeti yürütülmüş olması bağımsızlığı zedeler. Ayrıca bir müşteriden elde edilen yıllık gelirin, kuruluşun toplam gelirine oranının üç yıl üst üste yüzde yirmi'yi geçmesi halinde bağımsızlık yitirilmiş sayılır. Bu yüzde yirmi sınırı ve üç yıl kuralı sınav açısından kritik bir bilgidir. Derecelendirme ücretinin sonuçlara veya önceden belirlenmiş bir nota bağlanması da kesinlikle yasaktır. Şeffaflık ilkeleri gereği derecelendirme kuruluşları, notların yanı sıra metodolojilerini, süreçlerini ve varsayımlarını da kamuya açıklamak zorundadır. Her bir not grubunun ne anlama geldiği ve geçmiş temerrüt oranları hakkında bilgi verilmelidir. Kuruluşlar, kamuyu aydınlatma görevini yerine getirmek için resmi bir internet sitesi kurmakla yükümlüdür. Gizlilik ve sır saklama yükümlülüğü ise çalışanların görevden ayrılmalarından sonra da devam eder. Sadece adli veya yetkili idari makamların incelemeleri bu yükümlülüğün istisnasıdır. Reklam yasağı konusunda ise kuruluşların iş elde etmek için reklam yapmaları yasaktır ancak kendilerini tanıtıcı broşür dağıtmaları, bilimsel yayın yapmaları veya eğitim vermeleri serbesttir. Bu faaliyetler sırasında işin sonucuyla ilgili vaatlerde bulunulmaması ve diğer kuruluşlarla karşılaştırma yapılmaması şarttır. Son olarak, Türkiye'de kurulan derecelendirme kuruluşlarının finansal tablo düzenleme ve bağımsız denetim yükümlülüklerine değinelim. Bu kuruluşlar, yıllık finansal tablolarını Kurulun muhasebe standartlarına göre, payları borsada işlem gören ortaklıklar için öngörülen hükümler çerçevesinde hazırlamak ve bağımsız denetimden geçirmek zorundadırlar. Uluslararası kuruluşların Türkiye'de faaliyet gösterebilmesi için ise Kurulca listeye alınmaları ve Türkiye'de bir temsilci bulundurmaları şarttır. Kredi riski ölçümü konusuna giriş yaparken, finansal aracıların en temel işlevinin tasarrufları yatırımlara dönüştürmek olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu süreçte aracılar kredi riskini üstlenirler ve bu riski doğru ölçmek zorundadırlar. Kredi riski ölçümü, hem açılan kredilerin fiyatlandırılması hem de sermaye yeterliliğinin hesaplanması açısından hayati bir öneme sahiptir. Bir sonraki aşamada kredi notlaması ve kredi derecelendirmesi arasındaki farkları, kullanılan kantitatif modelleri ve Basel standartlarını daha derinlemesine ele alacağız. Bu ders kapsamında işlediğimiz Seri sekiz, No elli bir sayılı Tebliğdeki sayısal limitler, süreler ve bağımsızlık kriterleri sınavda doğrudan soru potansiyeli taşımaktadır. Özellikle sermaye tutarı olan iki yüz bin Türk Lirası, gelir yoğunlaşma sınırı olan yüzde yirmi ve personelin bekleme süresi olan iki yıl gibi detayları zihninizde netleştirmeniz başarınız için elzemdir.
Bölüm 2
Sermaye piyasası mevzuatı uyarınca derecelendirme kuruluşlarının kamuya açıklama ve piyasa katılımcıları ile iletişim süreçleri belirli standartlara bağlanmıştır. Bu kuruluşlar ahlaki davranış kuralları yönergesini kamuya açıklamak ve bu kuralların etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamakla yükümlüdürler. Organizasyon yapıları içerisinde piyasa katılımcıları ve kamuyla olan ilişkileri yürütmek, gelen şikayetleri değerlendirmek, soru ve her türlü değerlendirmeyi dikkate alarak uygun politikaları belirlemek amacıyla özel bir birim oluşturulması zorunluluğu bulunmaktadır. Bu düzenleme derecelendirme faaliyetlerinin şeffaflığı ve hesap verebilirliği açısından kritik bir öneme sahiptir. Derecelendirme kuruluşları için getirilen reklam yasağına ilişkin düzenlemeler de sektörün ciddiyetini korumayı amaçlamaktadır. Kuruluşlar iş elde etmek amacıyla dolaylı veya dolaysız reklam sayılabilecek faaliyetlerde bulunamaz ve iş öneremezler. Ancak bu yasağın belirli istisnaları mevcuttur. Kendilerini tanıtıcı bilgiler içeren broşürler hazırlayıp dağıtabilirler, personel aramaya yönelik ilanlar verebilirler ve mesleki konularda bilimsel nitelikte yayınlar yapabilirler. Ayrıca seminer ve konferans gibi toplantılar düzenlemeleri veya bu toplantılara tebliğ sunarak katılmaları mümkündür. Eğitim ve öğretim amacıyla ders vermeleri de serbest bırakılmıştır. Bu faaliyetler yürütülürken işin sonucuyla ilgili vaat ve taahhütlerde bulunulmaması, işin gerektirdiği ciddiyetin korunması ve abartılmış, yanıltıcı veya deneyim noksanlıklarını istismar edici unsurlara yer verilmemesi şarttır. Yapılabilecek hizmetler konusunda somut temeli olmayan beklentiler yaratılmamalı ve kuruluş kendisini diğer derecelendirme kuruluşlarıyla kıyaslamamalıdır. Bu kısıtlamalar kuruluşun ortakları, yöneticileri, kontrolörleri ve tüm çalışanları için de geçerlilik arz etmektedir. Finansal raporlama ve denetim yükümlülükleri kapsamında Türkiye de kurulan derecelendirme kuruluşlarının yıllık finansal tablolarını hazırlarken Sermaye Piyasası Kurulu nun muhasebe standartlarına ilişkin düzenlemelerine uymaları gerekmektedir. Bu tablolar payları borsada işlem gören ortaklıklar için öngörülen hükümler çerçevesinde hazırlanmalı ve Kurulun bağımsız denetim standartları uyarınca bağımsız denetime tabi tutulmalıdır. Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının Türkiye de faaliyet göstermesi ise belirli şartlara bağlanmıştır. Kurul, başvuran uluslararası kuruluşları faaliyet kapsamı, süresi, müşterileri, faaliyet gösterdikleri ülkelerdeki otoriteler tarafından kabul görüp görmedikleri ve kredibiliteleri açısından değerlendirerek uygun gördüklerini listeye alır. Bu kuruluşlar Türkiye deki faaliyetleri ile ilgili kamuya açıklama ve bildirim yükümlülüklerini yerine getirmek üzere ülkemizde bir temsilci bulundurmak zorundadırlar. Bu kuruluşların bağlı ortaklıkları veya iştirakleri de yetkilendirilmeleri halinde Türkiye de derecelendirme faaliyetinde bulunabilirler ve ilgili tebliğ hükümlerine tabi olurlar. Sermaye piyasalarının temel taşlarından biri olan kredi riski ölçümü konusuna giriş yaparken finansal aracıların rolünü anlamak gerekir. Finansal aracılar bireysel tasarrufçuların fonlarını şirketlerin, hükümetlerin ve kamu kurumlarının finansal yükümlülüklerine dönüştürme kapasitesine sahiptir. Bu süreçte bilginin değerlendirilmesi ve borçluların izlenmesi, maliyetlerin minimize edilmesini sağlar. Kredi tahsis süreci bu dönüşümün en somut örneğidir. Finansal aracılar mevduat sahiplerinin haklarını kredilere dönüştürürken bu kredilerin riskini makul bir getiri karşılığında üstlenirler. Kredi riskinin doğru ölçülmesi kredinin fiyatlandırılması, tahvil değerinin belirlenmesi ve kabul edilebilir zarar miktarının saptanması açısından hayati bir öneme sahiptir. Kredi kalitesindeki bozulmalar finansal kurumların iflasına ve öz sermaye kayıplarına yol açarak sistemik krizleri tetikleyebilir. Tarihsel perspektiften bakıldığında kredi riskinden kaynaklanan krizlerin yıkıcı etkileri net bir şekilde görülmektedir. Türkiye de bin dokuz yüz doksan lı yıllarda kötü krediler nedeniyle batan bankalar derin krizlere yol açmış, iki bin bir yılında ise Cumhuriyet tarihinin en büyük bankacılık krizi yaşanmıştır. Bu süreçte yirmi beş banka tasfiye edilmiş ve sorunlu kredilerin toplam kredilere oranı yüzde otuz seviyesine ulaşmıştır. Bu krizden sonra Türk bankacılık sistemi yeniden yapılandırılmış, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu kurulmuş ve Basel standartlarıyla uyumlu bir altyapı oluşturulmaya başlanmıştır. Küresel ölçekte ise bin dokuz yüz seksen iki Meksika borç krizi, bin dokuz yüz doksan lardaki yatırım değeri olmayan tahvillerden kaynaklanan junk bond krizi ve iki bin li yılların sonundaki küresel finansal kriz önemli dersler barındırmaktadır. Özellikle iki bin sekiz krizinde Amerika Birleşik Devletleri li finansal kurumların kredi riskinden kaynaklanan zararları iki virgül yedi trilyon dolara ulaşmış, bu durum küresel bir ekonomik buhrana ve ticaret hacminde ciddi daralmalara neden olmuştur. Türkiye nin bu krizi finansal sisteminde fire vermeden atlatabilmesinin temel sebebi, denetleyici otoritelerin kredi ve piyasa risklerini sıkı takip etmesi ve sermaye yeterlilik oranlarını yüksek tutmasıdır. Kredi riskinin ölçülmesinin neden önemli olduğunu anlamak için risk almanın finansal aracıların doğasında olduğunu kabul etmek gerekir. Amaç riski tamamen yok etmek değil, alınan riski doğru ölçmek ve yönetmektir. Kredi riskinin bilinmesi kredinin fiyatının saptanmasında temel unsurdur. Kredi fiyatı, fon maliyeti ve kredi risk priminden oluşur. Riski yüksek ölçülen krediler için daha yüksek risk primi talep edilir. Ayrıca müşteriye tahsis edilecek limitler, alınacak teminatların türü ve izleme sıklığı da risk notuna göre belirlenir. Düşük riskli müşterilere imza karşılığı kredi verilebilirken, yüksek riskli müşterilerden ipotek veya varlık rehini gibi güçlü teminatlar istenir. Kredi riskinin ölçümü bankaların yeterli sermaye tutmaları açısından da zorunludur. Bankalar aldıkları risk ölçüsünde öz sermaye bulundurarak olumsuz sonuçlara karşı korunurlar. Bu durum bireysel emeklilik fonları ve yatırım fonları gibi hane halkı tasarruflarını yöneten kurumlar için de geçerlidir. Özetle kredi riskinin ölçümü kredilerin doğru yapılandırılması, sermaye yeterliliğinin saptanması, yatırımcıların korunması ve ülke kaynaklarının etkin dağılımı için vazgeçilmezdir. Kredi riskinin ölçümünde kullanılan iki temel terim olan kredi notlaması ve kredi derecelendirmesi arasındaki farkları bilmek sınav açısından büyük önem taşımaktadır. Kredi notlaması yani scoring, müşterilerin özelliklerini kullanarak temerrüt riskini temsil eden bir not belirleyen matematiksel modellerdir. Bu modeller özellikle beklenen kayıp denklemindeki en önemli girdi olan temerrüt olasılığını yani PD değerini hesaplar. Beklenen kayıp; temerrüt olasılığı, temerrüt halinde zarar ve temerrüt anındaki risk bakiyesinin çarpımı ile bulunur. Kredi derecelendirmesi yani rating ise bir borçlunun borcunu geri ödeme isteği ve kapasitesi hakkında verilen bağımsız bir görüştür. Bu bir istatistiksel olasılık değil, uzman kuruluşlarca verilen bir kanaattir ve genellikle A, B, C gibi sembollerle ifade edilir. Derecelendirme kuruluşları kamuya açık ve özel bilgileri kullanarak analiz yaparlar. Moody s, Standard and Poor s ve Fitch gibi kuruluşlar bu alanda dünya çapında tanınmaktadır. Derecelendirme faaliyeti piyasada asimetrik bilgiyi azaltarak şeffaflık sağlar ve yatırımcıların doğru kararlar vermesine yardımcı olur. Kredi notlama sistemleri farklı kredi grupları için farklı veri setleriyle oluşturulur. Toptancı bankacılık çerçevesinde ticari ve kurumsal krediler ile mikro ve küçük işletme kredileri ayrımı mevcuttur. Kurumsal kredilerde genellikle satış hacmi elli milyon Türk Lirası nin üzerinde olan firmalar yer alır. Bu firmalar hakkında finansal tablolar ve analiz raporları gibi zengin bir bilgi seti bulunduğu için daha sofistike modeller kurulabilir. Mikro ve küçük işletmelerde ise finansal tablolar yetersiz olabildiğinden notlama modelleri daha çok işletme sahiplerinin ödeme davranışlarına ve kredi kayıt bürosu bilgilerine dayanır. Perakende kredilerde ise konut ve tüketici kredileri ön plandadır. Türkiye de iki bin on altı yılı Eylül ayı verilerine göre konut kredisi kullanan kişi sayısı iki milyon yetmiş beş bin yüz kırk yedi olarak kaydedilmiştir. Perakende kredilerde notlama sistemleri müşterinin gelir, yaş, cinsiyet, meslek ve borç ödeme davranışı gibi özelliklerini kullanarak bir sınır notu yani cut-off score belirler. Bu sınırın altında kalan başvurular reddedilir. Perakende kredilerde risk kontrolü fiyatlama ile değil, kredi tayınlaması yoluyla yapılır. Yani yüksek notlu müşteriye daha fazla limit tahsis edilirken, tüm müşteriler genellikle aynı faiz oranıyla kredi kullanır. İşletme kredilerinde kredi notlamasına yönelik kantitatif modeller oluşturulurken geniş bir veri seti kullanılır. Kalitatif veriler arasında ihracat-ithalat durumu, kur riski, pazar payı ve sektörün yaşam eğrisi gibi unsurlar yer alır. Kantitatif veriler ise finansal tablolardan üretilen oranlara dayanır. Satış performansı, brüt kâr marjı, aktif kârlılığı, cari oran, alacak devir hızı ve borç/özsermaye oranı gibi göstergeler bu kapsamda analiz edilir. Ayrıca nakit akış gücünü ölçmek için temel faaliyetlerden yaratılan nakit gibi veriler de modele dahil edilir. İstatistiksel olarak geliştirilen kredi notlama modelleri üç ana grupta toplanır. Bunlar lineer olasılık modelleri, logit modeller ve lineer diskriminant analizidir. Lineer olasılık modeli geçmiş verileri kullanarak temerrüt olasılığını hesaplar. Ancak bu modelin en büyük dezavantajı olasılık tahminlerinin sıfır ile bir aralığının dışına çıkabilmesidir. Logit modeller bu sorunu olasılığa sıfır ile bir aralığında yer alma kısıtı getirerek çözer ve günümüzde sektör normu haline gelmiştir. Diskriminant analizi ise müşterileri yüksek veya düşük risk sınıflarına göre gruplandırır. Bu alandaki en bilinen çalışma Altman tarafından geliştirilen Z skoru modelidir. Altman Z skoru modeli beş temel finansal oranın belirli katsayılarla çarpılması sonucu elde edilir. Bu oranlar işletme sermayesinin toplam varlıklara oranı, dağıtılmayan kârların toplam varlıklara oranı, faiz ve vergi öncesi kârın toplam varlıklara oranı, özsermayenin pazar değerinin borçlara oranı ve satışların toplam varlıklara oranıdır. Elde edilen Z değeri bir virgül seksen bir in altında ise firmanın batma olasılığı çok yüksek, iki virgül doksan dokuz un üstünde ise çok düşük kabul edilir. Diskriminant modellerinin katsayılarının regresyon eğimi gibi yorumlanamaması ve sadece ekstrem durumları ayrıştırması gibi kısıtları bulunmaktadır. Ayrıca değişen piyasa koşullarında bu katsayıların sabit kalması beklenemez. Genel olarak tüm kantitatif modellerin karşılaştığı en büyük engel, batan işletmelere ilişkin merkezi bir veri tabanının eksikliğidir. Oluşturulan içsel kredi notlama modellerinin yeterliliğini sınamak amacıyla validasyon süreci uygulanır. Validasyon; backtesting, benchmarking, kalibrasyon ve stres testi olmak üzere dört aşamadan oluşur. Backtesting modelin farklı örneklemler üzerindeki açıklama gücünü test ederken, benchmarking sonuçların dış kaynaklarla ve piyasa bilgileriyle karşılaştırılmasıdır. Kalibrasyon ise tahmin edilen temerrüt olasılıklarının gerçekte gözlemlenen değerlerle ne ölçüde örtüştüğünü ölçer. Stres testleri ise olumsuz ekonomik senaryolar altında oluşabilecek zararları öngörmeyi amaçlar. Validasyon yöntemleri arasında Kolmogorov-Smirnov testi, Gini katsayısı ve ROC eğrisi en sık kullanılanlardır. Kolmogorov-Smirnov testi batan ve batmayan grupların kümülatif dağılımları arasındaki farkı ölçer; fark ne kadar yüksekse modelin ayrıştırma gücü o kadar fazladır. Gini katsayısı batan ve batmayan müşterilerin notları arasındaki varyansı ölçmek için kullanılır ve Lorenz eğrisi ile ilişkilidir. Gini katsayısının bir e yakın olması modelin mükemmel ayrıştırma yaptığını, sıfır a yakın olması ise hiçbir ayrıştırma yapamadığını gösterir. ROC eğrisi ise birinci tip hata ve ikinci tip hata arasındaki ilişkiyi temel alır. Birinci tip hata kredi değerliliği yüksek müşterilerin hatalı şekilde yüksek riskli grupta gösterilmesidir. İkinci tip hata ise riskli müşterilerin düşük riskli grupta gösterilmesidir ki bu bankalar için daha maliyetli bir hatadır. ROC eğrisinin altındaki alan yani AUC değeri bir e ne kadar yakınsa modelin başarısı o kadar yüksektir. AUC değerinin sıfır virgül beş olması modelin yazı tura atmaktan farksız olduğunu gösterir. Son olarak kümülatif doğruluk profili yani CAP, modelin batan müşterilere en düşük notu verme yeteneğini ölçer. Bu istatistiksel yöntemlerin her biri kredi risk yönetiminin bilimsel temellerini oluşturmaktadır. Kredi derecelendirme modellerinin performansını ve ayrıştırma gücünü ölçerken kullanılan temel istatistiksel yöntemleri inceleyerek dersimize devam edelim.
Bölüm 3
Kredi derecelendirme modellerinin performansını ve ayrıştırma gücünü ölçerken kullanılan temel istatistiksel yöntemleri inceleyerek dersimize devam edelim. Bir modelin başarısı, batan firmalar ile batmayan firmaları ne kadar net bir şekilde birbirinden ayırabildiği ile ölçülür. Şayet her iki grup da aynı dağılımı gösteriyorsa, yani modelin verdiği notlar batan ve batmayan firmalar arasında bir farklılık yaratmıyorsa, bu modelin ayrıştırma gücünün olmadığını söyleyebiliriz. Bu durumu görselleştirdiğimizde, dikey eksende toplam firma sayısının, yatay eksende ise notların yer aldığı bir grafikte her iki grubun örtüştüğünü görürüz. Bu noktada Gini katsayısı kavramı büyük önem taşımaktadır. Gini katsayısını açıklamak için kullanılan Lorenz eğrisinde, yatay eksen belirli bir risk sınıfındaki borçluların toplam borçlulara oranını, dikey eksen ise aynı risk sınıfında batan firmaların toplam batan firmalara oranını ifade eder. Lorenz eğrisi, her not grubundaki segmentlerin dağılımını verir. Eğer Lorenz eğrisi kırk beş derecelik doğru ile çakışıyorsa, bu durum modelin batanlarla batmayanları hiç ayrıştıramadığı anlamına gelir. Dolayısıyla, Lorenz eğrisi ile kırk beş derecelik doğru arasındaki fark, batanlarla batmayanların dağılımı arasındaki farkın temel ölçüsüdür. Gini katsayısı, bu iki çizgi arasında kalan alanın, kırk beş derecelik doğrunun altındaki toplam alana bölünmesiyle hesaplanır. Matematiksel olarak Gini katsayısı, A bölü sıfır nokta beş formülü ile yani A alanının iki katı olarak bulunur. Bu katsayı sıfır ile bir arasında değerler alır. Katsayının bir olması, modelin iki grubu kusursuz bir şekilde ayrıştırdığını, sıfır olması ise grupların tamamen aynı dağılıma sahip olduğunu ve modelin başarısız olduğunu gösterir. Sınavda Gini katsayısının formülasyonu ve borçluların kümülatif yüzdesi ile batan firmaların kümülatif yüzdesi arasındaki ilişki sıklıkla sorulmaktadır. Bir diğer önemli performans ölçütü ise ROC, yani Alıcı İşletim Karakteristiği eğrisidir. Bir banka veya finansal kuruluş, notlama sonuçlarına göre müşterilerini sınıflandırırken iki tür hata ile karşılaşabilir. Birinci tip hata, kredi değerliliği aslında yüksek olan müşterilerin, model tarafından yüksek batma olasılığı grubunda gösterilmesidir. İkinci tip hata ise, kredi değerliliği aslında düşük olan müşterilerin, düşük batma olasılığı grubunda gösterilmesidir. Bu ayrım sınav açısından kritiktir; çünkü ikinci tip hata banka için doğrudan mali kayıp anlamına gelirken, birinci tip hata kaçırılmış bir fırsat maliyetidir. ROC eğrisi, birinci tip hata ve bir eksi ikinci tip hata değerleri baz alınarak oluşturulur. Eğrinin altındaki alan, yani AUC değeri, modelin ayrıştırma gücünün ortalama değerini verir. AUC değeri sıfır nokta beş ise modelin hiçbir ayrıştırma gücü yoktur ve bu durum yazı tura atmakla eşdeğerdir. AUC değerinin bir olması ise yüzde yüz doğru ayrıştırma yapıldığını gösterir. Gerçek hayattaki modellerde bu değer genellikle sıfır nokta beş ile bir arasında gerçekleşir. Şimdi ise CAP, yani Kümülatif Doğruluk Profili eğrisini ele alalım. İdeal bir notlama modelinde en düşük notlar batan müşterilere verilir. CAP eğrisi, tüm batanların kümülatif yüzdesi ile tüm borçluların kümülatif yüzdesi arasındaki ilişkiyi gösterir. Hiç açıklama gücü olmayan bir modelde bu eğri kırk beş derecelik bir doğru şeklinde olurken, mükemmel bir modelde eğim bir bölü batma oranı kadar olur. CAP eğrisinin rakamsal ifadesine isabet oranı veya İngilizce tabiriyle accuracy rate denir. Bu oran, modelin CAP eğrisi ile kırk beş derecelik doğru arasındaki alanın, mükemmel modelin alanı ile olan ilişkisinden türetilir. İsabet oranı sıfır ile bir arasında yer alır ve bir değerine yaklaştıkça modelin isabetliliği artar. Not çizelgelerinin, yani scorecard yapılarının oluşturulmasında kullanılan model türlerine geçelim. Literatürde ve uygulamada dört ana model türü bulunmaktadır. Bunlar jenerik modeller, uzman modeller, istatistiksel modeller ve hibrid modellerdir. Jenerik modeller, belirli bir finansal kuruluşa özel olmayan, genel amaçlı yöntemlerdir. Altman’ın Z skor modeli buna en iyi örnektir. Ancak bu modellerin oluşturuldukları ülke dışındaki performansları düşük olabilir. Örneğin Türkiye verileriyle hazırlanan bir jenerik model Hindistan’da doğru sonuç vermeyebilir. Bu modeller sadece elinde hiç veri bulunmayan yeni kurulmuş kurumlar tarafından, geçici bir süre için kullanılmalıdır. Uzman modeller ise istatistiksel veri setinin yetersiz olduğu durumlarda devreye girer. Bu modeller, bankanın kendi kredi politikaları, stratejileri ve uzman görüşlerine dayalı parametrelerle geliştirilir. Uzman modellerin geliştirilme sürecinde ilk olarak oto red kuralları belirlenir. Şirketin ömrünün iki yıldan az olması, yasal takip geçmişi veya çek yasaklısı olması gibi durumlar müşterinin doğrudan reddedilmesine neden olur. Uzman modellerde finansal ve finansal olmayan modüller belirli ağırlıklarla birleştirilir. Örneğin, finansal olmayan modül yüzde elli beş, finansal modül yüzde otuz beş ve kurumla olan ticari ilişkiler yüzde on ağırlığa sahip olabilir. Finansal olmayan modül içerisinde şirketin yaşı, mal varlıklarının sigorta durumu ve yönetim yapısı gibi unsurlar puanlanır. Finansal modülde ise cari oran, likidite oranı ve borç özsermaye oranı gibi rasyoların trend analizi yapılır. İstatistiksel modeller, öngörü gücü en yüksek olan modellerdir ancak kullanılabilmeleri için geçmişe dönük verilerin elektronik ortamda ve veri tabanı sisteminde saklanmış olması şarttır. Hibrid veya karma modeller ise hem uzman görüşünü hem de istatistiksel verileri bir araya getirir. Örneğin, finansal veriler istatistiksel yöntemle, finansal olmayan veriler ise uzman görüşüyle puanlanıp tek bir çizelgede birleştirilebilir. Sınavda bu model türlerinin hangi durumlarda tercih edildiği ve birbirlerine göre avantajları sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Not çizelgelerinin şirket büyüklüklerine göre farklılaştırılması gerektiğini de unutmamak gerekir. Küçük işletmeler için hazırlanan modellerde hâkim ortağın ödeme davranışı ve demografik özellikleri ön plandayken, büyük kurumsal firmalarda ticari performans ve finansal rasyolar belirleyicidir. Büyük işletme modellerinin küçük işletmelere uygulanması durumunda başarı oranının yüzde otuz civarında düştüğü bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Ayrıca taahhüt veya hizmet sektörü gibi özel faaliyet döngüsü olan alanlar için ayrı modeller geliştirilmelidir. Müşteri ile olan ilişkinin süresine göre de başvuru ve davranış not çizelgeleri ayrımı yapılır. Başvuru çizelgeleri, bankayla ilk kez çalışan müşteriler için kullanılır ve genellikle dış kaynaklı kredi bürosu skorlarına dayanır. Davranış çizelgeleri ise mevcut müşterilerin banka içindeki ödeme performansını analiz eder ve başvuru modellerine göre çok daha yüksek ayrıştırma gücüne sahiptir. Bu sistemlerin Basel standartlarına uyum sürecinde batma olasılığı, batma halinde zarar ve batma anındaki risk bakiyesi gibi parametrelerin hesaplanmasına temel teşkil ettiğini bilmek sınav başarısı için elzemdir. Dersimizin finansal analiz bölümüne geçiş yapalım. Finansal analiz, bir firmanın mali durumunu ve faaliyet sonuçlarını değerlendirmek, geleceğe dönük tahminlerde bulunmak amacıyla mali tablolardaki kalemler arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Kredi analizlerinde temel amaç, işletmenin borç ödeme gücünü saptamaktır. Bu analizin ana hammaddesi bilanço ve gelir tablosudur. Gelir tablosu belirli bir zaman dilimindeki faaliyet sonuçlarını, yani akışı gösterirken; bilanço belirli bir andaki statik durumu, yani stoku yansıtır. Gelir tablosu formatında satışlardan satılan malın maliyeti çıkarılarak brüt kâra, faaliyet giderleri düşülerek faaliyet kârına ve finansman giderleri ile vergiler düşülerek net kâra ulaşılır. Finansal analiz yöntemleri arasında en yaygın olanı oran analizidir. Likidite oranları, firmanın kısa vadeli borçlarını ödeme gücünü ölçer. Cari oran, dönen varlıkların kısa vadeli borçlara bölünmesiyle hesaplanır ve bu oranın bir değerinin altında olması borç ödeme sorunu riskine işaret eder. Asit test oranı ise stokları dönen varlıklardan çıkararak daha tutucu bir likidite ölçümü yapar. Stokların paraya dönüşme hızı alacaklara göre daha yavaş ve riskli olduğu için, stok taşımayan hizmet firmalarında asit test oranı hesaplanmaz. Finansal yapı veya kaldıraç oranları, firmanın ne kadar borçla finanse edildiğini gösterir. Toplam borcun özsermayeye veya aktif toplamına oranı arttıkça iflas riski de artar. Özellikle toplam borç içinde finansal borçların payının yüksek olması, yüksek maliyet yükü nedeniyle olumsuz karşılanır. Finansal borçların satışlara oranı da riskin bir diğer önemli göstergesidir. Devir hızı oranları ise aktiflerin etkinliğini ölçer. Alacak devir hızının artması ve tahsil süresinin kısalması olumludur. Stok devir hızının artması, stokların hızla paraya dönüştüğünü gösterir. Ticari borç devir hızının ise çok yavaşlaması ödeme sorununa, çok hızlanması ise maliyetsiz kaynaktan yeterince yararlanılamadığına işaret edebilir. Kârlılık oranlarında brüt kâr marjı, faaliyet kâr marjı ve net kâr marjı gibi satış bazlı oranların trendi incelenir. Aktif kârlılığı, faiz ve vergi öncesi kârın toplam aktiflere bölünmesiyle bulunur ve yatırımların verimliliğini gösterir. Özsermaye kârlılığı ise net kârın özsermayeye oranıdır. Eğer bir firmanın aktif kârlılığı borç maliyetinden yüksekse, firma borç kullanarak özsermaye kârlılığını artırabilir; buna olumlu kaldıraç etkisi denir. Ancak borç maliyeti aktif kârlılığını aşarsa, borç kullanımı özsermaye kârlılığını hızla eritir ve bu durum büyük bir risk teşkil eder. Nakit akım analizi, tahakkuk esasına göre hazırlanan tabloların nakit bazına dönüştürülmesidir. Bir firmanın başarısı, faaliyetlerinden nakit yaratabilme gücüyle ölçülür. Faaliyetlerinden nakit yaratamayan bir firma, yatırımlarını ve borç ödemelerini ancak yeni borç alarak veya sermaye artırarak karşılayabilir ki bu sürdürülebilir bir durum değildir. Nakit akım tablosunda faaliyetlerden yaratılan nakit, yatırım harcamaları ve finansman hareketleri olmak üzere üç ana bölüm bulunur. Faaliyetlerden yaratılan nakdin faiz giderlerini karşılama oranı, firmanın likidite sağlığı için en kritik göstergelerden biridir. Finansal tablo makyajları, yani window dressing işlemleri konusunda dikkatli olunmalıdır. Kârı yüksek göstermek için finansman giderleri aktifleştirilebilir, amortisman ayrılmayabilir veya grup içi fiktif varlık satışları yapılabilir. Likiditeyi yüksek göstermek için uzun vadeli borçların kısa vadeli kısımları gizlenebilir. Bu tür manipülasyonları tespit etmek için denetim raporları ve risk merkezi kayıtları titizlikle incelenmelidir. Erken uyarı sinyalleri arasında bilançoların gecikmesi, alacak tahsil süresinin uzaması, stok birikimi, faaliyet zararları ve esas faaliyetlerden nakit yaratılamaması gibi unsurlar yer alır. Son olarak Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi'nin iki bin dokuz ile iki bin on üç yılları arasındaki verilerini analiz edelim. Şirketin aktif toplamı iki bin dokuz yılında on üç milyon dört yüz bir bin üç yüz altmış iki bin Türk Lirası iken, iki bin on üç yılında on sekiz milyon iki yüz kırk dört bin beş yüz on beş bin Türk Lirası seviyesine ulaşmıştır. Dönen varlıklar içinde ticari alacakların bir milyon dört yüz seksen yedi bin yüz altmış yedi bin Türk Lirası'ndan üç milyon yüz yirmi yedi bin beş yüz otuz üç bin Türk Lirası'na yükselmesi, satış hacmindeki artışla veya tahsilat sürecindeki değişimlerle ilişkilendirilebilir. Kısa vadeli yabancı kaynaklar toplamı iki bin dokuz'da dört milyon altı yüz altmış dört bin dokuz yüz kırk yedi bin Türk Lirası iken, iki bin on üç'te beş milyon elli iki bin altı yüz otuz dokuz bin Türk Lirası olmuştur. Uzun vadeli mali borçlardaki belirgin artış, şirketin yatırım finansmanında uzun vadeli kaynaklara yöneldiğini göstermektedir. Gelir tablosuna baktığımızda, net satışların on milyon beş yüz altmış sekiz bin dört yüz altmış bir bin Türk Lirası'ndan on üç milyon yüz seksen dokuz bin dokuz yüz altmış altı bin Türk Lirası'na çıktığını görüyoruz. Ancak dönem net kârının iki bin on iki'deki iki milyon altı yüz otuz yedi bin yüz yedi bin Türk Lirası seviyesinden iki bin on üç'te bir milyon üç yüz üç bin kırk beş bin Türk Lirası'na gerilemesi, maliyet artışları veya finansman giderlerindeki yükseliş açısından detaylıca incelenmelidir. Bu veriler üzerinden yapılacak dikey analiz ve oran hesaplamaları, firmanın finansal röntgenini çekmemize olanak sağlayacaktır. Sınavda bu tarz tablolar verilerek belirli oranların hesaplanması veya yorumlanması istenebilir; bu nedenle rasyo formüllerine ve nakit akış mantığına tam hakimiyet gereklidir. Finansal analiz ve kredi derecelendirmesi konularını kapsayan bu dersimize Türk Telekom Anonim Şirketi üzerinden gerçekleştireceğimiz kapsamlı bir finansal tablo analizi ile başlıyoruz.
Bölüm 4
Finansal analiz ve kredi derecelendirmesi konularını kapsayan bu dersimize Türk Telekom Anonim Şirketi üzerinden gerçekleştireceğimiz kapsamlı bir finansal tablo analizi ile başlıyoruz. Bu bölümde iki bin dokuz ile iki bin on üç yılları arasındaki beş yıllık dönemi kapsayan veriler üzerinden dikey analiz, finansal oran hesaplamaları ve nakit akım tablolarının oluşturulması süreçlerini detaylandıracağız. Sınav hazırlık sürecinde bu tür kapsamlı örnekler, teorik bilgilerin pratiğe dökülmesi ve finansal tablolar arasındaki ilişkinin kavranması açısından kritik öneme sahiptir. Şimdi Türk Telekom Anonim Şirketi'nin aktif yapısını inceleyerek analize başlayalım. Şirketin dönen varlıklar toplamı otuz bir Aralık iki bin dokuz tarihinde iki milyon sekiz yüz kırk dört bin beş yüz doksan dokuz bin Türk Lirası olarak gerçekleşmiştir. Bu tutar iki bin on yılında üç milyon yedi yüz on iki bin iki yüz altmış beş bin Türk Lirası'ye, iki bin on bir yılında dört milyon yedi bin elli sekiz bin Türk Lirası'ye, iki bin on iki yılında dört milyon üç yüz altmış altı bin beş yüz altmış bir bin Türk Lirası'ye ve nihayet iki bin on üç yılında dört milyon sekiz yüz kırk dokuz bin altmış bir bin Türk Lirası'ye yükselmiştir. Dönen varlıklar içindeki en önemli kalemlerden biri olan hazır değerler iki bin dokuz yılında yedi yüz elli üç bin altı yüz doksan üç bin Türk Lirası iken, iki bin on üç yılına gelindiğinde bir milyon altmış üç bin yedi yüz on bir bin Türk Lirası seviyesine ulaşmıştır. Ticari alacaklar kalemi ise beş yıllık süreçte istikrarlı bir artış göstererek bir milyon dört yüz seksen yedi bin yüz altmış yedi bin Türk Lirası'den üç milyon yüz yirmi yedi bin beş yüz otuz üç bin Türk Lirası'ye çıkmıştır. Stoklar kalemi incelendiğinde ise iki bin dokuz yılındaki altmış iki bin dokuz yüz yirmi bin Türk Lirası'lik tutarın iki bin on iki yılında yüz yirmi sekiz bin yüz yedi bin Türk Lirası ile zirve yaptığı, iki bin on üç yılında ise seksen yedi bin yirmi dokuz bin Türk Lirası'ye gerilediği görülmektedir. Şirketin duran varlıklar yapısına geçtiğimizde, toplam duran varlıkların iki bin dokuz yılında on milyon beş yüz elli altı bin yedi yüz altmış üç bin Türk Lirası olduğunu görmekteyiz. Bu rakam her yıl artış göstererek iki bin on üç yılında on üç milyon üç yüz doksan beş bin dört yüz elli dört bin Türk Lirası'ye ulaşmıştır. Duran varlıklar içindeki en büyük payı maddi duran varlıklar almaktadır. Maddi duran varlıklar iki bin dokuz yılında altı milyon dokuz yüz yirmi bin üç yüz yirmi dokuz bin Türk Lirası iken iki bin on üç yılında sekiz milyon üç yüz kırk dokuz bin sekiz yüz doksan altı bin Türk Lirası olarak kaydedilmiştir. Maddi olmayan duran varlıklar ise üç milyon üç yüz otuz beş bin altı yüz on iki bin Türk Lirası'den dört milyon beş yüz seksen beş bin iki yüz yirmi dokuz bin Türk Lirası'ye yükselmiştir. Aktif toplamı ise iki bin dokuz yılındaki on üç milyon dört yüz bir bin üç yüz altmış iki bin Türk Lirası seviyesinden iki bin on üç yılında on sekiz milyon iki yüz kırk dört bin beş yüz on beş bin Türk Lirası seviyesine gelmiştir. Bu veriler ışığında şirketin aktif büyüklüğünün beş yıllık süreçte yaklaşık yüzde otuz altı oranında arttığını söyleyebiliriz. Şimdi şirketin pasif yapısını, yani kaynak yapısını ele alalım. Kısa vadeli yabancı kaynaklar toplamı iki bin dokuz yılında dört milyon altı yüz altmış dört bin dokuz yüz kırk yedi bin Türk Lirası iken iki bin on üç yılında beş milyon elli iki bin altı yüz otuz dokuz bin Türk Lirası olmuştur. Bu gruptaki mali borçlar iki milyon iki yüz on dokuz bin yüz on dokuz bin Türk Lirası'den başlamış, iki bin on iki yılında bir milyon üç yüz elli dört bin beş yüz yetmiş üç bin Türk Lirası'ye kadar gerilemiş ancak iki bin on üç yılında tekrar iki milyon iki yüz altmış dokuz bin dört yüz kırk dört bin Türk Lirası'ye yükselmiştir. Uzun vadeli yabancı kaynaklar ise çok daha belirgin bir artış trendi sergilemiştir. iki bin dokuz yılında üç milyon üç yüz on dört bin dört yüz kırk dokuz bin Türk Lirası olan uzun vadeli borçlar, iki bin on üç yılında yedi milyon sekiz yüz altmış dört bin iki yüz altmış yedi bin Türk Lirası'ye ulaşmıştır. Bu artışın temel kaynağı mali borçlardır. Uzun vadeli mali borçlar iki milyon dört yüz beş bin yetmiş dört bin Türk Lirası'den altı milyon beş yüz yetmiş iki bin altı yüz yetmiş beş bin Türk Lirası'ye çıkmıştır. Özkaynaklar tarafında ise ödenmiş sermaye beş yıl boyunca üç milyon beş yüz bin bin Türk Lirası olarak sabit kalmıştır. Toplam özkaynaklar iki bin dokuz yılında beş milyon dört yüz yirmi bir bin dokuz yüz altmış altı bin Türk Lirası iken iki bin on üç yılında beş milyon üç yüz yirmi yedi bin altı yüz dokuz bin Türk Lirası olarak gerçekleşmiştir. Dönem net karı ise iki bin on yılında iki milyon dört yüz elli bin sekiz yüz elli yedi bin Türk Lirası ile en yüksek seviyesine ulaşmış, iki bin on üç yılında ise bir milyon üç yüz üç bin kırk beş bin Türk Lirası'ye gerilemiştir. Bu veriler ışığında dikey analiz sonuçlarını değerlendirelim. Dikey analizde her bir kalem aktif veya pasif toplamına oranlanarak yüzde cinsinden ifade edilir. Türk Telekom'un dönen varlıklarının toplam aktif içindeki payı iki bin dokuz yılında yüzde yirmi bir virgül yirmi üç iken iki bin on üç yılında yüzde yirmi altı virgül elli sekiz'e yükselmiştir. Duran varlıkların payı ise yüzde yetmiş sekiz virgül yetmiş yedi'den yüzde yetmiş üç virgül kırk iki'ye gerilemiştir. Maddi duran varlıkların toplam aktif içindeki payı iki bin dokuz'da yüzde elli bir virgül altmış dört iken iki bin on üç'te yüzde kırk beş virgül yetmiş yedi olmuştur. Pasif tarafında ise özkaynakların toplam kaynaklar içindeki payının yüzde kırk virgül kırk altı'dan yüzde yirmi dokuz virgül yirmi'ye gerilediği görülmektedir. Buna karşılık uzun vadeli yabancı kaynakların payı yüzde yirmi dört virgül yetmiş üç'ten yüzde kırk üç virgül on'a yükselmiştir. Bu durum şirketin finansman yapısında yabancı kaynak kullanımının, özellikle de uzun vadeli borçlanmanın ağırlığının arttığını göstermektedir. Sınavda dikey analiz sorularında bu tür yapısal değişimlerin yorumlanması istenebilir. Gelir tablosunun dikey analizine geçtiğimizde, tüm kalemlerin net satışlara oranlandığını hatırlatmak gerekir. Şirketin net satışları iki bin dokuz yılında on milyon beş yüz altmış sekiz bin dört yüz altmış bir bin Türk Lirası iken iki bin on üç yılında on üç milyon yüz seksen dokuz bin dokuz yüz altmış altı bin Türk Lirası'ye yükselmiştir. Satışların maliyetinin net satışlara oranı iki bin dokuz yılında yüzde kırk sekiz iken iki bin on üç yılında yüzde elli iki'ye çıkmıştır. Bu durum brüt satış kar marjının yüzde elli iki'den yüzde kırk sekiz'e gerilemesine neden olmuştur. Faaliyet karı marjı ise yüzde yirmi altı'dan yüzde yirmi üç'e düşmüştür. En dikkat çekici değişim finansman giderlerinde görülmektedir. Finansman giderlerinin net satışlara oranı iki bin dokuz yılında yüzde altı iken iki bin on üç yılında yüzde on beş'e yükselmiştir. Bu durum dönem net kar marjının yüzde on sekiz'den yüzde on'a gerilemesindeki temel etkendir. Şimdi şirketin temel finansal oranlarını analiz edelim. Likidite oranlarından cari oran iki bin dokuz yılında sıfır virgül altmış bir iken iki bin on iki yılında bir virgül dört'e yükselmiş, iki bin on üç yılında ise sıfır virgül doksan altı olarak gerçekleşmiştir. Asit test oranı da benzer bir seyirle sıfır virgül altmış'tan sıfır virgül doksan dört'e gelmiştir. Faaliyet oranları incelendiğinde alacak tahsil süresinin elli virgül altmış altı günden seksen beş virgül otuz altı güne çıktığı görülmektedir. Bu artış şirketin tahsilat performansında bir yavaşlamaya işaret etmektedir. Stok devir hızı ise oldukça yüksek seyretmiş, stokta kalma süresi dört virgül kırk altı gün ile yedi virgül otuz yedi gün arasında değişmiştir. Finansal yapı oranlarına baktığımızda toplam borcun toplam aktife oranının yüzde altmış'tan yüzde yetmiş bir'ye yükseldiğini görmekteyiz. Özsermaye karlılığı ise iki bin on yılında yüzde elli üç ile zirve yapmış, iki bin on üç yılında yüzde otuz üç'e gerilemiştir. Bu noktada nakit akım tablosu hesaplamalarına değinmek gerekir. iki bin on üç yılı verilerine göre esas faaliyetlerden yaratılan nakit üç milyon sekiz yüz elli altı bin altı yüz yetmiş altı bin Türk Lirası olarak hesaplanmıştır. Ancak finansal yükümlülükler, faiz ödemeleri, temettü dağıtımları ve yatırım harcamaları sonrası toplam nakit açığı üç milyon iki yüz elli sekiz bin dokuz yüz altmış üç bin Türk Lirası olarak gerçekleşmiştir. Bu açık üç milyon üç yüz altmış bir bin sekiz yüz seksen altı bin Türk Lirası'lik toplam finansman ile karşılanmıştır. Sınavda nakit akım tablosu üzerinden nakit bazlı faiz karşılama oranı ve borç servis oranı gibi metrikler sorulabilmektedir. Örnek bir hesaplamada faaliyetlerden yaratılan yüz on beş milyon Türk Lirası nakit ve elli milyon Türk Lirası faiz gideri varsayıldığında, nakit bazlı faiz karşılama oranı iki virgül üç olarak bulunur. Finansal yükümlülüklerin yetmiş beş milyon Türk Lirası olduğu bir durumda ise borç servis oranı bir virgül elli üç olarak hesaplanmaktadır. Şimdi kredi derecelendirmesi ve derecelendirme kuruluşları konusuna geçelim. Dünya piyasalarındaki kredi dereceleri büyük çoğunlukla Standard and Poors, Moodys ve Fitch Ratings tarafından sağlanmaktadır. Bu kuruluşlar farklı semboller kullansalar da not skalaları arasında bir eşdeğerlik mevcuttur. Örneğin Moodys tarafından verilen Baa1 notu, Standard and Poors ve Fitch'in BBB artı notuna denktir. Derecelendirme kuruluşları kısa vadeli, yani üç yüz altmış beş günden az olan yükümlülükler ile uzun vadeli, yani bir yıldan fazla olan yükümlülükler için ayrı not sistemleri kullanırlar. Kısa vadeli notlar genellikle finansman bonosu piyasasında kullanılırken, yatırımcılar ve kreditörler genel kredi değerliliği ölçüsü olarak daha çok uzun vadeli notları dikkate alırlar. Kredi notları yatırım yapılabilir ve yatırım yapılamaz olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır. Yatırım yapılabilir seviye Standard and Poors ve Fitch için BBB eksi ve üzeri, Moodys için ise Baa3 ve üzeridir. Bu seviyenin altındaki notlar spekülatif, yüksek getirili veya çöp olarak adlandırılır. Yatırım yapılabilir notuna sahip olmak bir ihraççı için hayati önem taşır. Çünkü birçok kurumsal yatırımcının yatırım yapılamaz seviyedeki enstrümanlara yatırım yapması yasalarla veya kendi tüzükleriyle engellenmiştir. Ayrıca yatırım yapılabilir notu, daha düşük maliyetli borçlanma ve daha esnek teminat koşulları sağlar. Kredi notlarının bazı ekleri ve uzantıları bulunmaktadır. Notlar artı ve eksi işaretleriyle güçlendirilir. Ayrıca rating görünümü adı verilen bir uzantı mevcuttur. Görünüm pozitif, durağan, negatif veya gelişmekte olabilir. Pozitif görünüm notun kısa sürede yukarı, negatif görünüm ise aşağı gidebileceğini gösterir. Bazı durumlarda şirketler satın alma veya birleşme gibi olaylar nedeniyle izlemeye alınabilirler. Bu durum kredi izlemesi olarak adlandırılır. Moodys not skalasında en yüksek kaliteyi Aaa simgelerken, Standard and Poors ve Fitch'te bu seviye AAA ile ifade edilir. En düşük not olan D ise finansal yükümlülüklerin yerine getirilemediği, yani temerrüt durumunu gösterir. Şimdi kredi derecelendirme kuruluşlarının rating metodolojilerini ele alalım. Kuruluşlar genel olarak istatistiksel modeller, analist görüşleri veya her ikisinin birleşimini kullanırlar. Analist bazlı süreçte bir analist ve uzman grubu atanır, ihraççı hakkında kamuya açık olan ve olmayan bilgiler toplanır, yönetimle görüşmeler yapılır ve sonuçta rating komitesi notu oylayarak belirler. Şirket derecelendirme kriterleri iki ana alana odaklanır. Birincisi iş riskidir. Burada şirketin pazar payı, rekabet dinamikleri ve faaliyet gösterdiği piyasanın döngüselliği incelenir. İkincisi ise finansal risktir. Burada finansal oranlar, nakit akışı yeterliliği ve sermaye yapısı değerlendirilir. Bu noktada sınav açısından çok önemli bir kurala dikkat çekmek gerekir. Kredi derecelendirme kuruluşları şirket notlarını oluştururken o şirketin faaliyet gösterdiği ülkenin kredi notunu bir tavan olarak kabul ederler. Yani bir şirketin döviz cinsinden kredi notu, faaliyet gösterdiği ülkenin notundan daha yüksek olamaz. Finansal analizlerde kullanılan bazı özel oranlar mevcuttur. Örneğin faaliyetlerden yaratılan fonlar, yani FFO, faiz vergi amortisman öncesi kardan faiz ve verginin düşülmesiyle hesaplanır. Dağıtılmayan nakit akımı ise bu tutardan temettülerin çıkarılmasıyla bulunur. Serbest faaliyet nakit akışı ise faaliyetlerden yaratılan fonlardan yatırım harcamalarının düşülmesiyle elde edilir. Şimdi yapılandırılmış finansal araçların kredi derecelendirmesi konusuna geçelim. Yapılandırılmış finansal araçlar, menkul kıymetleştirme süreciyle yaratılan özel borç türleridir. Bu süreçte konut veya otomobil kredileri gibi varlıklar bir havuzda toplanarak yeni bir borç enstrümanına dönüştürülür. Bu süreçte üç temel taraf bulunur. Birincisi kredileri veren taraf olan orijinatördür. İkincisi işlemi yöneten aranjördür. Üçüncüsü ise menkul kıymetleştirme işlemini gerçekleştiren özel amaçlı birimdir. Bu yapıda tahvil havuzu ödeme önceliklerine göre dilimlere ayrılır. Buna dilim oluşturma veya tranching denir. En öncelikli dilim en düşük riske ve en düşük faize sahipken, en alt dilimler en yüksek riski taşır. Son olarak banka ratingleri konusunu ele alalım. iki bin yedi finansal krizi banka derecelendirme metodolojilerinde önemli değişikliklere yol açmıştır. Bankaların kredi değerliliği belirlenirken iki tür not verilir. Birincisi stand-alone rating, yani bankanın dış destek olmaksızın kendi finansal gücünü gösteren nottur. Moodys bunu banka finansal güç ratingi olarak adlandırır. İkincisi ise all-in rating, yani dış desteği de dikkate alan nottur. Bankalar finansal sistemdeki kritik rolleri nedeniyle devletten veya ana ortaklarından destek alabilirler. Bu destekler sermaye enjeksiyonu veya likidite sağlanması şeklinde olabilir. Fitch bu kapsamda beş puanlık bir skala üzerinden destek notları da yayınlamaktadır. Bankaların değerlendirilmesinde sistemik risk ve sermaye yeterliliği oranları hayati önem taşır. Birinci kuşak sermaye yeterliliği oranının, yani Tier bir oranının yüzde dört'ün üzerinde olması bankanın finansal sağlamlığı açısından kritik bir eşiktir. Derecelendirme kuruluşları all-in ratinglere ulaşırken garantörün destek sağlama kapasitesini, istekliliğini ve bankanın sistemik önemini analiz ederler. iki bin sekiz krizi sonrası banka notlarının sadece bankanın kendi verilerini değil, içinde bulunduğu ekonomik ve yasal çevreyi de daha kapsamlı şekilde yansıtması gerektiği anlaşılmıştır. Bu dersimizle finansal analizden kredi derecelendirme süreçlerine kadar geniş bir yelpazeyi Türk Telekom örneği ve teorik çerçeve ile tamamlamış bulunuyoruz. Bankaların kredi derecelendirme süreçlerinde kullanılan temel kavramları ve metodolojileri incelemeye devam ediyoruz.
Bölüm 5
Bankaların kredi derecelendirme süreçlerinde kullanılan temel kavramları ve metodolojileri incelemeye devam ediyoruz. Bu aşamada, bankaların finansal güçlerinin değerlendirilmesinde kullanılan iki temel yaklaşım olan tek başına yani stand alone derecelendirme ile bütünsel yani all in derecelendirme yöntemlerini ele alacağız. Stand alone derecelendirme, bir bankanın dışarıdan herhangi bir destek almadığı varsayımı altında, kendi temel finansal gücünü ve temerrüde düşme olasılığını yansıtan bir nottur. Bu değerlendirme yapılırken bankanın finansal oranları, iş ve varlık çeşitlendirmesi gibi unsurlar dikkate alınır. Bu not, bankanın dış yardım alabilme olasılığını veya yasaların engellemesi nedeniyle borcunu yerel para ya da döviz cinsinden ödeyememesi risklerini içermez. Ancak bankanın faaliyet gösterdiği çevredeki ekonomik performans, finansal sistemin yapısı ve bankacılık denetimlerinin kalitesi gibi risk faktörlerini mutlaka göz önünde bulundurur. Derecelendirme kuruluşlarının bu kavramlara verdiği isimler farklılık göstermektedir. Örneğin Fitch, stand alone derecelendirmeyi bireysel reyting olarak adlandırmakta ve makroekonomi, rekabet ortamı, düzenleme ve gözetim gibi faaliyet ortamı risklerini değerlendirmeye dahil etmektedir. Ayrıca raporlama düzeni, faaliyet riski, performans riski ve sermaye yeterliliği gibi finansal göstergeler ile hissedar yapısı ve şube ağı gibi yönetimsel unsurlar da bu notun belirlenmesinde kritik rol oynar. Standard and Poors ise bu notları stand alone risk profilleri başlığı altında yayınlamakta ve özellikle bilanço dışı türev ürünler ile yapılandırılmış finansal araçların risklerine daha fazla ağırlık vermeyi planlamaktadır. Bu kuruluşun metodolojisinde karlılık analizi, riske göre ayarlanmış performansa ve dağıtılmayan karların sermayeyi artırma gücüne bağlı olarak gerçekleştirilir. Buna karşılık all in derecelendirmeler, bankanın kendi finansal gücünün yanı sıra dışarıdan alabileceği finansal desteğin olasılığını ve miktarını da kapsar. Fitch bu notları ihraççı temerrüt notları olarak isimlendirir ve şeffaflığı artırmak amacıyla beş puanlık bir skaladan oluşan destek notları yayınlar. Bu destek notu, devletten veya kurumsal sahipten gelebilecek desteğin ihtimalini yansıtır ve eğer destek ihtimali yüksekse bu durum all in reyting için bir taban oluşturur. Moody’s ise all in derecelendirmeler için birleşik temerrüt analizi adını verdiği bir yöntem geliştirmiştir. Bu metodolojide başlangıç noktası banka finansal güç reytingidir. İhraççı reytingine ulaşmak için faaliyet gösteren ana kuruluş, birlikte çalışılan grup, bölgesel yönetim ve ulusal hükümet olmak üzere dört farklı destek grubu değerlendirmeye alınır. Bu grupların her birinin destek sağlama kapasitesi, istekliliği ve destek anında garantörün batma olasılığı dikkate alınarak stand alone risk notu düzeltilir ve nihai all in nota ulaşılır. Standard and Poors ise bu süreçte bankanın sistemik önemini ve hükümetlerin bankaları destekleme eğilimlerini temel alır. Dolayısıyla sistemik önemi yüksek olan bankaların all in reytingleri doğal olarak daha yüksek seviyelerde oluşmaktadır. Banka kredi notları ve sistemik risk arasındaki ilişki, özellikle iki bin sekiz küresel finans krizi sonrasında daha büyük bir önem kazanmıştır. Bu kriz, banka risklerinin değerlendirilmesinde bütünsel bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koymuştur. Bir bankanın kredi değerliliği, finansal sistemdeki risklere ne kadar duyarlı olduğu ve sistemdeki diğer unsurlarla olan etkileşimiyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle bir bankanın notu sadece kendi verilerini değil, içinde bulunduğu sektörel ve ekonomik çerçeveyi de yansıtmalıdır. Ancak sistemik bir perspektif uygulamak operasyonel açıdan oldukça güçtür. Sistemin sınırlarını belirlemek, yani sadece bankaları mı yoksa diğer finansal kuruluşları da mı dahil etmek gerektiği konusu tartışmalıdır. Ayrıca sistemik riskin değerlendirilmesinde kullanılan model bazlı ölçümler çok fazla veri gerektirdiği için uygulanması zordur. Bu nedenle derecelendirme kuruluşları, yüksek kredi büyümesi veya fiyatlarda balon oluşması gibi risk artırıcı göstergeleri takip etmeyi tercih ederler. Sınav açısından bu kuruluşların metodolojileri arasındaki farkları bilmek önem arz etmektedir. Fitch, ülke destek notlarını bir taban olarak kullanırken; Moody’s, bankanın ve destek sağlayanların ortak temerrüt analizini temel alır. Standard and Poors ise bankanın sistemik önemi arttıkça beklenen desteğin de artacağını hesaplamalarına dahil eder. iki bin sekiz krizi öncesinde finansal kuruluşlara verilen notların sistemdeki zaafları işaret etmekte başarısız olmasının temel nedenleri, notların hukuki çevreyi, finansal kültürü ve sermaye yeterliliği düzeylerini yeterince dikkate almamış olmasıdır. Bankaların kredi değerliliği belirlenirken dış destek imkanları, sistemik riske duyarlılık ve performans volatilitesi öngörülmesi en zor alanlardır. Kredi kalitesinin izlenmesi süreci, not verildikten sonra da kesintisiz devam eder. Derecelendirme kuruluşları, ihraççının gelirlerini etkileyebilecek teknolojik değişimleri, yeni rakipleri veya yasal düzenlemeleri sürekli takip eder. İzleme faaliyetinin sonucunda notlar yukarı veya aşağı yönlü revize edilebilir. Örneğin enflasyon gibi faiz oranlarını ve sermaye maliyetlerini etkileyen makroekonomik değişimler not revizyonlarına neden olabilir. Not indirimi, piyasanın ihraççıya olan algısını değiştirerek ilgili menkul kıymetin fiyatının düşmesine yol açabilir. Reyting performansı çalışmaları ise verilen kredi notlarının zaman içinde gerçekleşen temerrüt sıklıklarıyla ne ölçüde uyuştuğunu ölçer. Bu çalışmalar temerrüt analizi ve geçiş analizi olmak üzere ikiye ayrılır. Temerrüt analizi, her not düzeyinde ortaya çıkan temerrüt oranını gösterir. Burada önemli olan husus, oranın parasal miktardan ziyade verilen not sayısına göre hesaplanmasıdır. Örneğin B notu verilen yüz ihraçtan iki tanesi temerrüde düşmüşse temerrüt oranı yüzde iki olarak ifade edilir. Yüksek notlu borçluların krizlere karşı daha dayanıklı olduğu ve temerrüde düşme sürelerinin düşük notlulara göre daha uzun olduğu gözlemlenmektedir. Geçiş analizi ise belirli bir zaman diliminde reytingi değişen ihraççıların yüzdesini ifade eder. Genel beklenti, yüksek not kategorilerinde hareketliliğin az, düşük notlarda ise fazla olması yönündedir. İstatistiksel veriler incelendiğinde, bin dokuz yüz seksen bir ile iki bin on yılları arasındaki dönemde AAA notuna sahip ihraçların temerrüt oranının son derece düşük olduğu görülmektedir. Örneğin AAA notlu firmaların sadece yüzde bir nokta dokuz’u on beş yıl içinde temerrüde düşmüştür. Buna karşılık B kategorisindeki firmaların aynı dönemdeki temerrüt oranı yüzde elli dört nokta bir gibi oldukça yüksek bir seviyededir. iki bin on yılı kurumsal geçiş oranları matrisine bakıldığında, yıl başında BBB notu alan bir ihraççının yıl sonunda bu notu koruma olasılığı yüzde doksan nokta otuz dört olarak hesaplanmıştır. Bu veriler, yatırım yapılabilir seviyedeki notların düşük notlara göre çok daha düşük bir volatiliteye sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Finansal piyasalarda asimetrik bilgi, şirket yöneticileri ile yatırımcıların aynı bilgi düzeyine sahip olmaması durumudur. Bu durum temsil maliyetlerini artırarak fon maliyetlerini yukarı çeker. Kredi derecelendirmesi, yatırımcıları bilgilendirerek asimetrik bilgiyi azaltır ve dolayısıyla temsil maliyetlerini düşürerek fon maliyetlerinin aşağı çekilmesine yardımcı olur. Kredi notlarının yanında kullanılan artı ve eksi işaretleri, ilgili not kategorisindeki göreli durumu belirtir. Ayrıca reyting görünümü olarak adlandırılan pozitif, durağan, negatif veya gelişmekte olan ifadeleri, notun gelecekteki muhtemel yönü hakkında bilgi verir. Bazen satın alma veya birleşme gibi olaylar nedeniyle şirketler izlemeye yani credit watch listesine alınabilir. Finansal analiz süreçlerinde kullanılan temel kavramlardan biri olan faaliyetlerden yaratılan fonlar yani FFO, faiz, vergi, itfa ve amortisman öncesi kardan faiz ve verginin çıkarılmasıyla hesaplanır. Örnek bir senaryoda faiz ve vergi öncesi kar yüz elli, amortisman yirmi, vergi yirmi ve faiz gideri elli birim ise; öncelikle yüz yetmiş birim olan faiz, vergi, itfa ve amortisman öncesi kara ulaşılır. Buradan yirmi birim vergi ve elli birim faiz çıkarıldığında yüz birimlik faaliyetlerden yaratılan fon miktarı elde edilir. Serbest faaliyet nakit akışı ise bu fon tutarından yatırım harcamalarının düşülmesiyle bulunur. Dağıtılmayan nakit akışı hesaplanırken ise faaliyetlerden yaratılan fonlardan temettü ödemeleri çıkarılmaktadır. Yapılandırılmış finans enstrümanları, menkul kıymetleştirme süreciyle yaratılan özel borç türleridir. Bu süreçte konut veya otomobil kredileri gibi varlıklar bir havuzda toplanarak yeniden yapılandırılır. Bu işlemde üç temel taraf bulunur: kredileri veren kaynak kuruluş, işlemi yöneten düzenleyici kuruluş ve işlemi gerçekleştiren özel amaçlı birim. Bu süreçte risk farklılıklarına göre oluşturulan sınıflara dilim yani tranş adı verilir. En öncelikli dilimi alan yatırımcılar en düşük riski taşırken, en düşük notlu dilimi alanlar en yüksek kredi riskini üstlenirler. Türkiye’deki mevzuat çerçevesinde kredi derecelendirmesi, işletmelerin risk durumlarının veya borçlanma araçlarının yükümlülüklerini yerine getirme kabiliyetinin bağımsız kuruluşlarca değerlendirilmesi faaliyetidir. Bu faaliyetler Sermaye Piyasası Kurulu tarafından yetkilendirilen yerli veya kabul edilen uluslararası kuruluşlarca yürütülür. Derecelendirme notu bir uzman tarafından değil, bir komite tarafından belirlenir. Notların kamuya açıklanması sürecinde, eğer ilgili araç borsada işlem görüyorsa en geç izleyen iş günü saat dokuz nokta sıfır’a kadar bildirim yapılmalıdır. Derecelendirme kuruluşları verdikleri notları düzenli olarak güncellemekle yükümlüdür ve notun açıklanmasından kaçınmak amacıyla çalışmaya son veremezler. Bağımsızlığın korunması için derecelendirme kuruluşlarının yeterli organizasyonel yapıya, iç kontrol sistemine ve ahlaki davranış kurallarına sahip olması şarttır. En az bir kontrolör, iki derecelendirme uzmanı ve üç komite üyesi istihdam edilmelidir. Bağımsızlığı zedeleyebilecek durumlar arasında, derecelendirme hizmeti verilen müşteriye aynı dönemde veya izleyen iki yıl içinde danışmanlık hizmeti verilmesi yer alır. Ayrıca kuruluş çalışanlarının müşterinin sermaye piyasası araçlarında alım satım yapması yasaktır. Bir müşteriden elde edilen yıllık gelirin, toplam gelirlerin yüzde yirmi’sini üç yıl üst üste geçmesi durumunda bağımsızlığın yitirildiği kabul edilir. Gizlilik ilkeleri gereği derecelendirme kuruluşu çalışanları öğrendikleri bilgileri yatırımcılara veya üçüncü kişilere açıklayamazlar. Bu sır saklama yükümlülüğü görevden ayrıldıktan sonra da devam eder. Tanıtım faaliyetlerinde ise diğer kuruluşlarla karşılaştırma yapılamaz ve iş elde etmek için reklam niteliğinde faaliyetlerde bulunulamaz. Derecelendirme uzmanı olabilmek için dört yıllık lisans mezuniyeti, ilgili alanlarda en az üç yıllık deneyim ve gerekli lisans belgelerine sahip olma şartı aranmaktadır. Son olarak küresel bankacılık standartlarını belirleyen Basel düzenlemelerine değinmek gerekir. Uluslararası Ödemeler Bankası bünyesinde bin dokuz yüz yetmiş dört yılında kurulan Basel Bankacılık Gözetim Komitesi, bankacılık sisteminin istikrarını sağlamayı hedefler. bin dokuz yüz seksen sekiz yılında yayınlanan Basel bir, sadece kredi riskini dikkate alan bir sermaye yeterliliği standardı getirmiştir. bin dokuz yüz doksan altı yılında buna piyasa riski de dahil edilmiştir. iki bin dört yılında yayınlanan Basel iki ise sermaye yeterliliğinin yanı sıra denetim otoritesi ve piyasa disiplinini içeren üç yapısal blok üzerine inşa edilmiştir. iki bin on yılında ortaya çıkan Basel üç ise likidite riski ölçümü ve yeni sermaye tamponları gibi daha sıkı düzenlemeler getirmiştir. Türkiye’de bu süreç bin dokuz yüz seksen dokuz yılında Basel bir esaslarının benimsenmesiyle başlamış, iki bin yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun kurulmasıyla ivme kazanmıştır. bir Temmuz iki bin on iki tarihinden itibaren ise Türkiye Basel iki standartlarını tam olarak uygulamaya başlamıştır. Bu kronolojik gelişim ve yasal düzenlemeler, bankacılık sektörünün uluslararası standartlarla uyumunu sağlama amacını taşımaktadır. Sınavda özellikle bu tarihsel süreç ve yönetmeliklerin getirdiği temel değişiklikler sıklıkla sorulmaktadır. Özellikle bir Ocak iki bin iki’den itibaren konsolide olmayan, bir Temmuz iki bin iki’den itibaren ise konsolide bazda piyasa risklerinin dikkate alınmaya başlanması kritik birer dönüm noktasıdır. Türk bankacılık sektörünün uluslararası standartlara uyum sürecini ve kredi derecelendirmesi ile sermaye yeterliliği düzenlemelerinin tarihsel gelişimini incelediğimiz bu dersimize, sektörün kurumsal ve hukuki altyapısının şekillendiği kritik dönüm noktalarıyla başlıyoruz.
Bölüm 6
Türk bankacılık sektörünün uluslararası standartlara uyum sürecini ve kredi derecelendirmesi ile sermaye yeterliliği düzenlemelerinin tarihsel gelişimini incelediğimiz bu dersimize, sektörün kurumsal ve hukuki altyapısının şekillendiği kritik dönüm noktalarıyla başlıyoruz. Bankacılık sisteminin etkin bir gözetim ve denetim mekanizmasına kavuşturulması amacıyla, Basel Komitesi tarafından belirlenen yirmi beş temel prensibin iç hukuka aktarılması süreci, Türk bankacılığının küresel finansal mimari ile entegrasyonunda temel taşı niteliğindedir. Bu kapsamda iki bin yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu kısa adıyla Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nın kurulması, sektörün tek bir otorite tarafından düzenlenmesi ve denetlenmesi açısından milat kabul edilir. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nın kuruluşuyla birlikte Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Hazine Müsteşarlığı, Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun yetkileri bu yeni kuruma devredilmiştir. Kurumun temel görevleri arasında bankalar kanunu ve ilgili mevzuat çerçevesinde düzenlemeler yapmak, uygulamayı denetlemek ve tasarrufların güvence altına alınmasını sağlamak yer almaktadır. İki bin bir yılına gelindiğinde, Bankaların İç Denetim ve Risk Yönetim Sistemleri Hakkında Yönetmelik yürürlüğe girmiştir. Bu düzenleme, Türk bankacılık sisteminde iç kontrol, iç denetim ve risk yönetimi yapılarının kurumsallaşması adına en önemli aşamalardan biridir. Aynı yıl yayımlanan Bankaların Sermaye Yeterliliğinin Ölçülmesine ve Değerlendirilmesine İlişkin Yönetmelik ise Basel Komitesinin bin dokuz yüz doksan altı değişikliği ile uyumlu bir yapı sunmuştur. Bu yönetmelik ile ana sermaye ve katkı sermaye tanımları netleştirilmiş, piyasa riski kavramı sermaye yeterliliği hesaplamalarına dahil edilmiştir. Uygulama takvimi açısından sınavda karşınıza çıkabilecek önemli bir detay şudur: Piyasa riskleri, bir Ocak iki bin iki tarihinden itibaren konsolide olmayan bazda, bir Temmuz iki bin iki tarihinden itibaren ise konsolide bazda dikkate alınmaya başlanmıştır. Basel iki hazırlık süreci iki bin üç yılında hız kazanmış, Türkiye Bankalar Birliği bünyesinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Hazine, Merkez Bankası ve Sermaye Piyasası Kurulu temsilcilerinin katılımıyla Basel iki Koordinasyon Komitesi oluşturulmuştur. Bu süreçte iki bin beş yılında yayımlanan geçiş yol haritası, sektörün yeni standartlara uyumu için stratejik bir rehber işlevi görmüştür. İki bin altı yılında yürürlüğe giren yeni sermaye yeterliliği yönetmeliği ile operasyonel risk kavramı ilk kez hesaplamalara dahil edilmiş ve bankalar Haziran iki bin yedi itibarıyla operasyonel riskler için sermaye yükümlülüğü hesaplamaya başlamıştır. Sektörün anayasası niteliğindeki beş bin dört yüz on bir sayılı Bankacılık Kanunu ise iki bin on bir yılında Basel iki kriterlerine tam uyum hedefiyle yasalaşmıştır. Bu kanunun temel amacı finansal piyasalarda güven ve istikrarın sağlanması, kredi sisteminin etkin çalışması ve tasarruf sahiplerinin haklarının korunmasıdır. Bir Temmuz iki bin on iki tarihi itibarıyla kredi riskinin ölçümünde derecelendirmeye dayalı standart yöntemin uygulanmaya başlamasıyla Türkiye, Basel iki standartlarını tam olarak uygular hale gelmiştir. İki bin on dört yılından itibaren ise Basel üç reformları kapsamında özkaynak ve sermaye yeterliliği yönetmeliklerinde yapılan değişiklikler yürürlüğe girmiştir. Bu aşamada asgari sermaye yeterlilik oranı yüzde sekiz olarak korunurken, yüzde dört virgül beş asgari çekirdek sermaye ve yüzde altı asgari ana sermaye oranları alt sınır olarak belirlenmiştir. Şimdi bin dokuz yüz seksen sekiz yılında yayımlanan Basel bir Sermaye Uzlaşısı'nın teknik detaylarını ele alalım. Basel bir, temel olarak sadece kredi riski için sermaye yükümlülüğü öngören bir düzenlemedir. Bu uzlaşıya göre sermaye yeterliliği standart oranı, sermaye tabanının risk ağırlıklı varlıklar ve gayri nakdi yükümlülükler toplamına bölünmesiyle hesaplanır ve bu oranın asgari yüzde sekiz olması şarttır. Sermaye tabanı ise ana sermaye ve katkı sermayenin toplamından, sermayeden indirilen değerlerin düşülmesiyle bulunur. Risk ağırlıklı varlıkların hesaplanmasında bankanın aktifindeki varlıklar, geri dönüş olasılıklarına göre belirlenen risk ağırlıklarıyla çarpılır. Örneğin, nakit değerler, devlet iç borçlanma senetleri ve Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü ülkelerinin hazinelerine verilen krediler yüzde sıfır risk ağırlığına sahiptir. Yurtiçi ve Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü ülke bankaları nezdindeki hesaplar ile bu bankaların kefaletine dayalı krediler yüzde yirmi risk ağırlığı ile dikkate alınır. İkamet amaçlı gayrimenkul ipoteği karşılığı verilen kredilerde riskin daha düşük olduğu kabul edilerek yüzde elli oranı uygulanırken, kurumsal krediler, takipteki alacaklar ve sabit kıymetler gibi diğer tüm kalemler yüzde yüz risk ağırlığına tabidir. Sınavda sıklıkla sorulan kulüp kuralı yani Club Rule kavramı, Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü üyesi ülke bankalarının kefaletlerine düşük risk ağırlığı tanınarak sağlanan ayrıcalığı ifade eder. Bilanço dışı yükümlülüklerin sermaye yeterliliği oranına dahil edilmesi sürecinde ise kredi dönüştürme oranları yani KDO kullanılır. Bu yükümlülükler önce ilgili katsayı ile çarpılarak kredi eşdeğerine dönüştürülür, ardından risk ağırlıklarıyla işleme alınır. Türkiye'de faal bankalarca ihraç edilen menkul kıymetler karşılığındaki gayri nakdi krediler için KDO yüzde yirmi beş, nakit temini için verilen garantiler ve kredi kartı limit taahhütleri için yüzde yüz olarak uygulanır. Yurt dışı müteahhitlik hizmetlerine yönelik teminat mektuplarında bu oran yüzde kırk, diğer gayri nakdi kredilerde ise yüzde ellidir. Faiz oranı ve döviz kuruna ilişkin swap, futures ve opsiyon gibi sözleşmelerde ise vadeye göre değişen oranlar söz konusudur. İki haftaya kadar vadeli işlemlerde oran yüzde sıfır iken, bir yıla kadar olan faiz sözleşmelerinde yüzde sıfır virgül sıfır beş, döviz sözleşmelerinde ise yüzde iki uygulanır. Vade uzadıkça bu oranlar artış gösterir. Basel bir düzenlemesine yönelik en temel eleştiriler, risk ölçümünde standart ağırlıkların kullanılması ve kredilerin risklilik düzeyleri arasındaki farkların gözetilmemesidir. Ayrıca Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü üyeliğinin temel kriter alınması rekabeti bozucu bir unsur olarak görülmüş, portfolyo etkisinin ve riskler arasındaki korelasyonun dikkate alınmaması önemli bir eksiklik olarak kaydedilmiştir. Bu yetersizlikler, Haziran iki bin dört yılında Basel iki olarak bilinen yeni sermaye uzlaşısının yayımlanmasına zemin hazırlamıştır. Basel iki, üç yapısal blok üzerine inşa edilmiştir. Birinci blok asgari sermaye yeterliliğini, ikinci blok denetim otoritesinin incelemesini, üçüncü blok ise piyasa disiplini ve bilgilendirme yükümlülüklerini kapsar. Basel iki ile birlikte kredi ve piyasa riskine ek olarak operasyonel risk de sermaye yükümlülüğü hesaplamasına dahil edilmiştir. Ayrıca Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü kuralı kaldırılmış, risk ağırlıklarının belirlenmesinde kredi derecelendirme kuruluşlarının notları esas alınmaya başlanmıştır. Basel iki kapsamında kredi riskinin ölçümünde iki temel yaklaşım sunulmaktadır. Standart yaklaşımda risk ağırlıkları, denetim otoritesince onaylanmış bağımsız derecelendirme kuruluşlarının notlarına göre belirlenir. Örneğin, hazine ve merkez bankalarına verilen kredilerde not AAA ile AA eksi arasındaysa risk ağırlığı yüzde sıfır, A artı ile A eksi arasındaysa yüzde yirmi, BBB artı ile BBB eksi arasındaysa yüzde elli olarak uygulanır. Derecelendirilmemiş kurumlar için bu oran yüzde yüzdür. Şirketlere verilen kredilerde ise en yüksek not kategorisi için yüzde yirmi, en düşük notlar için yüzde yüz elli risk ağırlığı öngörülmüştür. Perakende kredilerde yüzde yetmiş beş, ikamet amaçlı gayrimenkul kredilerinde ise yüzde otuz beş sabit risk ağırlığı uygulanır. Bir derecelendirme kuruluşunun notlarının bu süreçte kullanılabilmesi için objektiflik, bağımsızlık, şeffaflık, kamuya açıklama, altyapı ve kredibilite kriterlerini karşılaması zorunludur. İkinci alternatif olan içsel derecelendirme yöntemi yani IRB, bankaların kendi verilerini kullanarak risk parametrelerini tahmin etmesine olanak tanır. Bu yöntemde dört temel parametre bulunmaktadır: Temerrüt olasılığı yani PD, temerrüt halinde kayıp yani LGD, temerrüt anındaki risk tutarı yani EAD ve efektif vade yani M. Temel içsel derecelendirme yaklaşımında banka sadece PD tahminini yapar, diğer parametreler için otoritenin değerlerini kullanır. Gelişmiş yaklaşımda ise tüm parametreler banka tarafından hesaplanır. Bu noktada beklenen kayıp ile beklenmeyen kayıp ayrımı sınav açısından kritiktir. Beklenen kayıp, temerrüt halinde karşılaşılacak ortalama kaybı ifade eder ve karşılık ayrılarak yönetilir. Beklenmeyen kayıp ise istatistiksel sapmaları ifade eder ve sermaye ile karşılanır. Sermaye yeterliliği hesaplamasında yüzde doksan dokuz virgül dokuz güven aralığı esas alınır. Kredi riskini azaltma teknikleri kapsamında basit ve kapsamlı olmak üzere iki yöntem mevcuttur. Basit yöntemde teminatın risk ağırlığı doğrudan dikkate alınırken, kapsamlı yöntemde kesinti oranları yani haircut uygulaması devreye girer. Bu yöntemde kredinin brüt tutarı, uygulanan iskontolar ve para birimi uyumsuzlukları dikkate alınarak E yıldız formülü ile netleştirilir. Standart kesinti oranları varlığın türüne ve vadesine göre değişir. Örneğin, beş yıldan uzun vadeli hazine kağıtlarında kesinti oranı yüzde dört iken, aynı vadeli diğer ihraççı kağıtlarında yüzde sekizdir. Altın ve temel endekse dahil hisse senetleri için yüzde on beş kesinti uygulanır. Piyasa riski konusuna geçtiğimizde, bu riskin genel piyasa riski ve spesifik risk olarak ikiye ayrıldığını görmekteyiz. Genel piyasa riski, faiz oranları, döviz kurları ve hisse senedi fiyatlarındaki dalgalanmalardan kaynaklanan zarar olasılığıdır. Spesifik risk ise ihraççı kuruluşun mali bünyesinden kaynaklanan riskleri ifade eder. Faiz oranı riski hesaplanırken vade merdiveni tablosu kullanılır. Bu tabloda varlıklar vadelerine göre on üç farklı dilime ayrılır ve her dilim için yüzde sıfır ile yüzde altı arasında değişen risk ağırlıkları uygulanır. Hisse senedi pozisyon riskinde ise net pozisyonun yüzde sekizi genel piyasa riski olarak hesaplanırken, toplam pozisyonun yüzde sekizi spesifik risk yükümlülüğünü oluşturur. Kur riskinde, tüm döviz varlık ve yükümlülükleri üzerinden hesaplanan net uzun ve kısa pozisyonlardan mutlak değerce büyük olanın yüzde sekizi sermaye yükümlülüğü olarak ayrılır. Son olarak piyasa riskinin ölçümünde kullanılan ileri yöntemlerden riske maruz değer yani RMD tekniklerine değinelim. RMD, belirli bir zaman aralığında ve belirli bir güven düzeyinde oluşabilecek azami kaybı ifade eder. Hesaplamada varyans kovaryans, tarihsel simülasyon ve monte carlo simülasyonu yöntemleri kullanılır. Varyans kovaryans yönteminde RMD, pozisyonun piyasa değeri ile volatilitenin çarpımıyla bulunur. Elde tutma dönemi uzadığında, bir günlük RMD değeri gün sayısının karekökü ile çarpılarak genişletilir. Örneğin, on günlük bir risk hesabı için bir günlük RMD değeri karekök on ile çarpılır. Bu hesaplamalarda normal dağılım varsayımı altında yüzde doksan beş güven seviyesi için bir virgül altmış beş, yüzde doksan dokuz güven seviyesi için iki virgül otuz üç katsayıları kullanılır. Sınavda bu katsayıların ve karekök kuralının doğru uygulanması, sayısal soruların çözümünde belirleyici olacaktır. Bu teknik detaylar, bankaların sermaye yönetiminin ve risk odaklı denetim sisteminin temelini oluşturmaktadır. Piyasa riskinin ölçümünde kullanılan ileri yöntemleri ve bu yöntemlerin temelini oluşturan risk ölçüm modellerini inceleyerek dersimize devam ediyoruz.
Bölüm 7
Piyasa riskinin ölçümünde kullanılan ileri yöntemleri ve bu yöntemlerin temelini oluşturan risk ölçüm modellerini inceleyerek dersimize devam ediyoruz. Basel iki düzenlemeleri kapsamında bankaların piyasa risklerini ve buna bağlı sermaye gereksinimlerini hesaplamak için kullanabileceği gelişmiş yöntemlerin merkezinde riske maruz değer yaklaşımı yer almaktadır. Literatürde İngilizce karşılığı olan value at risk ifadesinin kısaltmasıyla var olarak da bilinen riske maruz değer yöntemi, finans sektöründe standart bir teknik haline gelmiştir. Bu yöntemin hem kavramsal hem de uygulama açısından sunduğu sadelik, dünya genelinde en çok tercih edilen risk ölçüm tekniği olmasını sağlamıştır. Riske maruz değer kavramını, bir varlıktan elde edilecek kazanca ilişkin risk çerçevesinde tanımladığımızda, belirli bir zaman aralığında ve belirli bir güven seviyesinde gerçekleşmesi beklenen azami kaybı ifade ettiğini görmekteyiz. Bu noktada sınav hazırlığı açısından riske maruz değer hesaplamasında yaygın olarak kullanılan üç temel yöntemi bilmek büyük önem arz etmektedir. Bu yöntemler varyans kovaryans yöntemi, tarihsel simülasyon yöntemi ve monte carlo simülasyon yöntemidir. Varyans kovaryans yöntemi, riskmetrics olarak da adlandırılır ve belirli bir zaman aralığı ile olasılık düzeyinde uğranılabilecek azami kaybı hesaplamaya odaklanır. Bu yöntemde riske maruz değer, pozisyonun piyasa değeri ile pozisyonun fiyat duyarlılığı ve verimdeki olumsuz değişimin çarpılmasıyla elde edilir. Burada teknik bir ayrıntıya dikkat etmek gerekir. Pozisyonun fiyat duyarlılığı ile verimdeki olumsuz değişimin çarpımı bize pozisyonun volatilitesini verir. Dolayısıyla riske maruz değer formülünü, pozisyonun piyasa değeri ile volatilitenin çarpımı şeklinde de ifade edebiliriz. Faiz oranı riskine maruz kalan pozisyonlarda fiyat duyarlılığı genellikle macaulay süresi veya değiştirilmiş süre ile ölçülmektedir. Verimdeki olumsuz değişimin ölçüsü ise faiz oranının standart sapması olarak kabul edilir. Eğer elde tutma dönemi bir günden fazla ise, örneğin n gün ise, n günlük riske maruz değer, bir günlük değerin n sayısının karekökü ile çarpılmasıyla hesaplanır. Bu eşitliğin geçerli olabilmesi için günlük volatilitenin sabit olması, faiz oranları veya getiriler arasında otokorelasyon bulunmaması, olasılık dağılımının elde tutma döneminden bağımsız olması ve portföyün n gün boyunca elde tutulması varsayımlarının sağlanması gerekmektedir. Bu varsayımlar sınav sorularında sıklıkla karşımıza çıkabilmektedir. Sabit gelirli menkul kıymetler için riske maruz değer hesaplamasını bir örnek üzerinden somutlaştıralım. Nominal değeri bir milyon altı yüz otuz bir bin dört yüz seksen üç Türk Lirası olan, vadesine yedi yıl kalmış kuponsuz bir tahvilin cari piyasa fiyatının bir milyon Türk Lirası olduğunu varsayalım. Bu tahvil kuponsuz olduğu için süresi yani durasyonu vadesine eşittir ve yedi yıldır. Cari faiz oranının yüzde yedi virgül yirmi dört olduğu bir ortamda, yüzde doksan beş güven seviyesi için faiz oranlarındaki günlük artışın on altı virgül beş baz puan yani sıfır virgül yüz altmış beş olduğu bir senaryoda volatilite eksi sıfır virgül bin yetmiş yedi olarak hesaplanır. Bu durumda bir milyon Türk Lirası değerindeki pozisyon için bir günlük riske maruz değer on bin yetmiş yedi Türk Lirası olarak bulunur. Eğer bu riski on günlük bir süre için hesaplamak istersek, on bin yetmiş yedi Türk Lirası değerini on sayısının karekökü ile çarparız ve sonuç otuz dört bin otuz yedi Türk Lirası olur. Benzer bir mantık döviz kuru riski için de geçerlidir. Döviz kuru riskinde riske maruz değer, pozisyonun Türk Lirası değeri ile kurdaki volatilitenin çarpımıdır. Örneğin bir milyon dolar uzun pozisyonu olan bir kurumda, dolar kuru iki virgül bir Türk Lirası ve günlük volatilite yüzde sıfır virgül yetmiş beş ise, yüzde doksan beş güven seviyesinde bir günlük riske maruz değer yirmi beş bin dokuz yüz seksen yedi virgül beş Türk Lirası olarak hesaplanır. Bu rakam, Türk Lirasının dolar karşısında değer kazanması durumunda yüzde doksan beş olasılıkla maruz kalınabilecek azami kaybı temsil eder. Hisse senedi pozisyonları için riske maruz değer hesaplanırken ise sistematik risk ve sistematik olmayan risk ayrımına dikkat edilmelidir. Toplam risk, bu iki risk türünün toplamından oluşur. Ancak iyi çeşitlendirilmiş portföylerde sistematik olmayan riskin ihmal edilebilir düzeyde olduğu varsayılır. Bu durumda geriye sadece piyasa endeksiyle ilişkili olan sistematik risk kalır. Eğer piyasa değeri bir milyon Türk Lirası olan iyi çeşitlendirilmiş bir portföyümüz varsa ve pazar endeksinin günlük standart sapması yüzde iki ise, yüzde doksan beş güven seviyesinde bir günlük riske maruz değer otuz üç bin Türk Lirası olarak hesaplanır. Bu noktada sınavda dikkat edilmesi gereken en kritik husus, farklı varlıklardan oluşan bir alım satım portföyünün toplam riskini hesaplarken her bir varlığın riskini basitçe toplamanın yanlış olacağıdır. Çünkü bu yaklaşım varlıklar arasındaki korelasyonu göz ardı eder. Modern portföy teorisine göre varlıklar arasında tam pozitif korelasyon olmadığı sürece çeşitlendirme etkisi riski azaltacaktır. Dolayısıyla toplam riski bulmak için portföy varyansı formülü kullanılmalı ve varlıklar arasındaki korelasyon katsayıları hesaba katılmalıdır. Örneğin tahvil, döviz ve hisse senedi pozisyonlarının ayrı ayrı risklerinin toplamı altmış dokuz bin yedi yüz elli yedi virgül beş Türk Lirası iken, aralarındaki korelasyonlar dikkate alındığında toplam riskin kırk dokuz bin dört yüz yetmiş sekiz virgül yedi Türk Lirası'ye düştüğü görülmektedir. Bu durum risk yönetiminde korelasyonun önemini açıkça ortaya koymaktadır. Riske maruz değer modellerinde güven seviyesi ve elde tutma dönemi olmak üzere iki temel parametre bulunmaktadır. Güven seviyesi arttıkça hesaplanan risk tutarı da artar. Genellikle zarar riski için bir kıyaslama ölçütü olarak yüzde doksan beş veya yüzde doksan dokuz gibi seviyeler kullanılır. Geriye dönük testler yani backtesting yapılabilmesi için çok yüksek olmayan güven seviyeleri tercih edilirken, sermaye gereksinimi hesaplamalarında daha yüksek güven seviyeleri tercih edilmektedir. Elde tutma dönemi ise risk faktörlerinin davranışına ve pozisyonun likiditesine bağlıdır. Eğer amaç gerçekçi bir kıyaslama yapmaksa bu dönem kısa tutulmalı, ancak sermaye gereksinimi hesaplanıyorsa kurumun önlem alabilmesi için daha uzun bir dönem seçilmelidir. Varyans kovaryans yöntemine yönelik bazı eleştiriler de mevcuttur. Bu yöntem en kötü senaryo altındaki zararı ölçmez ve varlık getirilerinin normal dağılım sergilediğini varsayar. Oysa gerçek hayatta finansal varlık getirileri genellikle kalın kuyruklu bir dağılım sergiler, bu da ekstrem kayıp riskinin olduğundan düşük hesaplanmasına neden olabilir. Bu sorunu aşmak için sadece zararları dikkate alan semi varyans ölçümü gibi alternatifler de kullanılmaktadır. Tarihsel simülasyon yöntemi ise varyans kovaryans yönteminin aksine herhangi bir olasılık dağılımı varsayımı gerektirmez. Bu yöntemde mevcut portföy, geçmişteki fiili fiyatlar ve getiriler üzerinden yeniden değerlenir. Örneğin son beş yüz iş günündeki gerçekleşmeler en kötüden en iyiye doğru sıralanır ve yüzde doksan beş güven seviyesi için en kötü yirmi beş'inci sonuç riske maruz değer olarak kabul edilir. Bu yöntemin avantajı, doğrudan geçmişte yaşanmış senaryoları temel almasıdır. Ancak çok eski verilerin kullanılması, piyasadaki yapısal değişimler nedeniyle geleceği öngörmekte yetersiz kalabilir. Bu sorunu gidermek için yakın geçmişteki verilere daha fazla ağırlık verilebilir veya monte carlo simülasyonu kullanılabilir. Monte carlo simülasyonu, geçmişteki gerçekleşme olasılıklarını yansıtacak biçimde binlerce yeni veri üretilmesine dayanır ve varlığın değerini etkileyen tüm faktörlerin olası kombinasyonlarını dikkate alır. Basel iki standartlarına göre piyasa riski sermaye gereksinimi hesaplanırken on günlük elde tutma süresi, yüzde doksan dokuz güven seviyesi ve en az bir yıllık geçmiş verinin kullanılması zorunludur. Dersimizin bu aşamasında operasyonel risk konusuna geçiş yapıyoruz. Finansal kuruluşlar sadece kredi ve piyasa risklerine değil, aynı zamanda faaliyetlerini yürütürken karşılaştıkları operasyonel risklere de maruz kalırlar. Basel komitesi operasyonel riski; yetersiz veya başarısız iç süreçlerden, insanlardan, sistemlerden veya dışsal olaylardan kaynaklanan zarar riski olarak tanımlamaktadır. Operasyonel riskin kaynaklarını dört ana başlıkta inceleyebiliriz. Birincisi insan faktörüdür ki bu başlık altında çalışan hataları, yolsuzluklar ve iş kanununa aykırı davranışlar yer alır. İkincisi sistemlerdir; teknolojik altyapıdaki aksaklıklar, programlama hataları ve güvenlik problemleri bu kapsamdadır. Üçüncüsü iç süreçlerdir; ödeme, teslimat, belgeleme ve raporlama süreçlerindeki riskleri ifade eder. Dördüncüsü ise dışsal faktörlerdir; yasal değişiklikler, suç faaliyetleri, doğal afetler ve tedarikçi riskleri bu gruptadır. Tarihteki büyük banka iflaslarının birçoğunda, örneğin Morgan Grenfell, NatWest veya Societe Generale örneklerinde görüldüğü gibi, operasyonel riskler ve denetim mekanizmalarındaki yetersizlikler yıkıcı sonuçlar doğurabilmektedir. Operasyonel riskin ölçümü ve sermaye gereksiniminin hesaplanmasında üç farklı yaklaşım bulunmaktadır. En basiti temel gösterge yaklaşımıdır. Bu yöntemde bankanın son üç yıllık brüt gelirinin ortalaması alınır ve bu rakam yüzde on beş olan alfa katsayısı ile çarpılır. Brüt gelir hesaplanırken net faiz geliri ile net faiz dışı gelir toplamı baz alınır. Örneğin son üç yılın ortalama brüt geliri üç yüz otuz beş bin yüz on Türk Lirası olan bir bankanın operasyonel risk sermaye yükümlülüğü elli bin iki yüz altmış altı Türk Lirası olacaktır. İkinci yöntem olan standart yaklaşımda ise bankanın faaliyetleri sekiz farklı iş ünitesine ayrılır. Bunlar kurumsal finansman, alım satım ve satış, perakende bankacılık, ticari bankacılık, takas ve ödemeler, acentelik hizmetleri, varlık yönetimi ve perakende aracılıktır. Her bir iş ünitesi için belirlenmiş farklı beta katsayıları bulunur. Örneğin kurumsal finansman için yüzde on sekiz, perakende bankacılık için yüzde on iki ve ticari bankacılık için yüzde on beş katsayısı uygulanır. Her iş ünitesinin brüt geliri kendi katsayısı ile çarpılır ve toplam sermaye gereksinimi bulunur. Alternatif standart yaklaşım ise denetim otoritesinin izniyle perakende ve ticari bankacılık faaliyetlerinde brüt gelir yerine kredi portföyü tutarının kullanılmasına imkan tanır. En gelişmiş yöntem olan ileri ölçüm yaklaşımlarında ise bankalar kendi içsel verilerini ve modellerini kullanırlar. Bu yöntemde amaç, operasyonel kayıplara ilişkin bir olasılık dağılımı elde etmektir. Basel iki çerçevesinde yüzde doksan dokuz virgül dokuz güven aralığı ve bir yıllık zaman ufku temel alınarak sermaye yükümlülüğü belirlenir. İleri ölçüm yaklaşımları içinde kayıp dağılımı yaklaşımı, senaryo analizleri, skorkart yöntemi ve ekstrem değer teorisi gibi modeller yer alır. Kayıp dağılımı yaklaşımında kayıp sıklığı ve kayıp şiddeti olmak üzere iki ayrı dağılım modellenir ve monte carlo simülasyonu ile birleştirilir. Bu yöntemin en büyük avantajı bankaya özgü risk profilini yansıtması ve sigortanın risk azaltıcı etkisinin dikkate alınmasına izin vermesidir. Ancak nitelikli veri ihtiyacı ve yüksek teknoloji yatırımı gerektirmesi dezavantajları arasındadır. Operasyonel risk yönetiminde stres testleri ve senaryo analizleri de hayati bir rol oynar. Riske maruz değer modelleri normal piyasa koşullarını yansıtırken, stres testleri uç noktalarda gerçekleşebilecek olağandışı olayların etkisini ölçer. Senaryo analizleri kapsamında deprem, terör saldırısı veya sistem çökmesi gibi nadir olayların banka üzerindeki etkileri incelenir. Bu süreçte iş birimi yöneticilerinin görüşlerine dayanan öz değerlendirme yaklaşımları da kullanılır. Son olarak iki bin yedi küresel finansal krizi sonrasında ortaya çıkan Basel iki buçuk ve Basel üç düzenlemelerine değinmek gerekir. Basel iki buçuk, özellikle piyasa riski için sermaye yükümlülüğünü artırmış ve stres altındaki riske maruz değer yani sRMD kavramını getirmiştir. Bu yeni standartta bankalar, normal risk hesaplamalarına ek olarak iki yüz elli günlük bir finansal stres dönemini baz alan stresli riske maruz değer hesaplamak zorundadır. Bu düzenleme ile piyasa riski için tutulması gereken sermaye miktarı yaklaşık iki katına çıkmıştır. Sermaye yükümlülüğü hesaplanırken otorite tarafından belirlenen ve en az üç olan bir çarpım faktörü kullanılır. Bu faktör, geriye dönük testlerdeki sapma sayısına göre artırılabilmektedir. Bu ileri düzey düzenlemeler, finansal sistemin şoklara karşı daha dayanıklı hale getirilmesini amaçlamaktadır.
Bölüm 8
Stres testi ve senaryo analizi süreçleri, modern bankacılıkta risk yönetiminin en kritik bileşenlerinden birini teşkil etmektedir. Bu yaklaşım, bankanın risk profilini belirleme ve analiz etme sürecine iş birimi yöneticilerini doğrudan dâhil ettiği için, senaryoların uzman görüşü ile detaylandırılmasına olanak tanır. Ancak stres testi ve senaryo analizlerinde karşılaşılabilecek çeşitli problemler mevcuttur. Uygulamada izlenebilecek standart süreçlerin veya etkileri kesin olarak tespit edilebilecek standart senaryoların bulunmaması, bu zorlukların başında gelir. Risklerin gerçek sebeplerinin, kaynaklarının ve bu risklere etki eden temel faktörlerin belirlenmesi oldukça uzun ve meşakkatli bir süreçtir. Kantitatif çalışmaların doğru sonuçlar üretmesi, kullanılan kayıp verilerinin kalitesi ve detayların çeşitliliğiyle doğrudan ilişkilidir. Özellikle başlangıç aşamasında kayıplara ve risk etkenlerine ilişkin verilerin tam olması beklenemeyeceği için, kullanılan varsayımların ve yöntemlerin bilimsel açıdan sağlam olması şarttır. Bu noktada dış veri kaynaklarından yararlanılması, yüksek şiddet ancak düşük sıklık gösteren olaylara ilişkin veri eksikliğinin giderilmesi açısından hayati önem taşır. Ayrıca diğer kurumların deneyimlediği olayların etkilerini gözlemlemek, bankanın kendi risk yönetim kapasitesini geliştirmesine yardımcı olur. Sonuç olarak stres testi ve senaryo analizi süreci, risk yöneticilerinin bilgi ve tecrübelerine dayanan, nesnel ve öznel verilerin hassas bir şekilde entegre edilmesini gerektiren etkin bir risk yönetim aracıdır. Küresel finansal sistemin geçirdiği dönüşümleri anlamak için iki bin yedi yılında Amerika Birleşik Devletleri mortgage piyasalarında başlayan ve tüm dünyaya yayılan global finansal krizi incelemek gerekir. Bu krizin ardından Basel Komitesi, uluslararası bankacılık denetim ve düzenleme çerçevesindeki zayıflıkları gidermek amacıyla Basel iki standartlarında önemli değişiklikler yapmıştır. Basel iki nokta beş olarak adlandırılan bu yeni standartlar, özellikle piyasa riski için sermaye yükümlülüğünün artırılmasını ve alım satım portföyünde kredi riskine duyarlı finansal araçlar için ek sermaye tutulmasını öngörmüştür. Bu düzenleme kapsamında bankaların, normal risk maruz değerine ek olarak, on günlük elde tutma dönemi ve yüzde doksan dokuz güven aralığı varsayımları altında, iki yüz elli günlük önemli bir finansal stres dönemi baz alınarak stres risk maruz değeri, yani sRMD hesaplamaları zorunlu kılınmıştır. Piyasa riski için toplam sermaye gereksinimi hesaplanırken, bir önceki gün için hesaplanan değer ile son altmış iş günü için hesaplanan günlük ortalamanın çarpım faktörleriyle çarpılması sonucu bulunan değerlerden büyük olanı esas alınır. Bankacılık denetim otoritesi tarafından belirlenen bu çarpım faktörlerinin en az üç olması gerekmektedir. Formüldeki b parametresi ise artı çarpım faktörünü ifade eder ve bu faktör, geriye dönük testlerle tespit edilen sapma sayısına göre belirlenir. Basel iki nokta beş düzenlemesi altında bankalar, piyasa riski için Basel iki dönemine kıyasla yaklaşık iki kat daha fazla sermaye bulundurmak durumunda kalmıştır. Sermaye arbitrajının önüne geçilmesi amacıyla Temmuz iki bin beş tarihinde yapılan revizyonla, bankaların alım satım portföyündeki likit olmayan varlıklardan kaynaklanan riskler de dikkate alınmaya başlanmıştır. Bu bağlamda, bir yıllık zaman ufku ve yüzde doksan dokuz nokta dokuz güven seviyesinde hesaplanan ek temerrüt riski yükümlülüğü getirilmiştir. Kriz sürecinde kayıpların sadece temerrüt riskinden değil, kredi notlarındaki bozulma ve likidite kaybından da kaynaklandığı görülünce, bu yükümlülük ek risk yükümlülüğü olan IRC kavramına dönüştürülmüştür. IRC, her bir pozisyonun likidite ufkunu dikkate alarak yüzde doksan dokuz nokta dokuz güven seviyesinde risk ölçümü yapılmasını gerektirir. Komite tarafından belirlenen asgari likidite ufku süresi üç aydır. Basel iki nokta beş ile getirilen bir diğer yenilik ise kapsamlı risk ölçüsü, yani CRM sistemidir. Bu sistem, varlığa dayalı menkul kıymetler ve teminatlandırılmış borç yükümlülüğü gibi korelasyon alım satım portföyündeki pozisyonlardan kaynaklanan riskleri kapsar. Kapsamlı risk ölçüsü için sermaye yükümlülüğü hesaplanırken, korelasyon alım satım portföyü için değiştirilmiş standart ölçüm yöntemine göre hesaplanan spesifik risk sermaye yükümlülüğünün yüzde sekiz’i taban değer olarak dikkate alınır. Basel üç standartlarına geçiş süreci, Basel iki nokta beş düzenlemelerinin üzerine inşa edilen ancak çok daha kapsamlı yenilikler getiren bir dönemdir. Basel üç ile birlikte ilk kez likidite riskine yönelik açık standartlar geliştirilmiş ve sermaye tanımları genişletilmiştir. Bu düzenlemeler sekiz ana başlık altında toplanmaktadır. Bunlar; sermaye tanımı ve asgari sermaye yükümlülükleri, sermaye koruma tamponu, döngüye ters sermaye tamponu, kaldıraç oranı, likidite riski, karşı taraf kredi riski, sistemik açıdan önemli finansal kuruluşlar ve denetim gözetim süreçlerindeki değişikliklerdir. Bu değişikliklerin bankalar üzerindeki uyum maliyetlerini hafifletmek amacıyla iki bin on üç ile iki bin on dokuz yılları arasına yayılan uzun bir geçiş dönemi öngörülmüştür. Küresel pandemi nedeniyle bazı uygulama tarihleri bir Ocak iki bin yirmi üç olarak revize edilmiştir. Türkiye'de ise Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, bu reformların Türk bankacılık sektörü üzerindeki etkilerini ölçmek amacıyla düzenli olarak etki analizi çalışmaları yürütmektedir. Basel üç çerçevesinde banka sermayesi üç ana bileşenden oluşmaktadır. Birinci bileşen çekirdek sermaye veya birinci kuşak öz sermayedir. İkinci bileşen ilave ana sermaye, üçüncü bileşen ise katkı sermaye veya ikinci kuşak sermayedir. Önceki düzenlemelerde yer alan ve piyasa risklerini karşılamak amacıyla kullanılan üçüncü kuşak sermaye uygulamasına son verilmiştir. Ana sermaye, çekirdek sermaye ile ilave ana sermayenin toplamından oluşur. Çekirdek sermaye temel olarak ödenmiş sermaye ve dağıtılmamış kârlardan meydana gelirken; şerefiye, ertelenmiş vergi varlıkları ve menkul kıymetleştirme kazançları bu tanımdan hariç tutulur. Katkı sermaye ise genel karşılıklar ile başlangıç vadesi en az beş yıl olan borçlanma araçlarını içerir. Kalan vadesi beş yıldan az olan borçlanma araçları, her yıl yüzde yirmi oranında azaltılarak hesaplamaya dâhil edilir. Bankacılık Komitesi, ana sermayeyi işleyen teşebbüs sermayesi, katkı sermayeyi ise faal olmayan banka sermayesi olarak sınıflandırmaktadır. Bu ayrım, bankanın sürekliliği ve olası zarar karşılama kapasitesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Asgari sermaye yükümlülükleri noktasında Basel üç oldukça sıkı oranlar belirlemiştir. Çekirdek sermayenin risk ağırlıklı varlıklara oranının en az yüzde dört nokta beş, toplam ana sermaye oranının en az yüzde altı ve toplam sermaye tabanı oranının en az yüzde sekiz olması şarttır. Bu oranlar sınav sorularında sıklıkla karşınıza çıkabilir, bu yüzden bu üçlü ayrımı iyi öğrenmeniz gerekir. Ayrıca sistemik açıdan önemli bankalar için bu oranlara ek olarak yüzde bir ile yüzde iki nokta beş aralığında ek çekirdek sermaye yükümlülüğü getirilmiştir. Sermaye koruma tamponu ise bankaların stresli dönemlerde kullanabilmesi için normal zamanlarda biriktirmesi gereken yüzde iki nokta beş oranındaki ek çekirdek sermayeyi ifade eder. Bu tamponun kullanılması durumunda bankaların kâr payı dağıtımına kısıtlamalar getirilir. Örneğin, çekirdek sermaye yeterliliği oranı yüzde dört nokta beş ile yüzde beş bin yüz yirmi beş arasında olan bir banka, kârının yüzde yüz’ünü bünyesinde tutmak zorundadır ve kâr payı dağıtamaz. Oran yükseldikçe dağıtılabilecek kâr payı miktarı da kademeli olarak artar. Döngüye ters sermaye tamponu, makro ihtiyatî bir tedbir olarak yüzde sıfır ile yüzde iki nokta beş aralığında belirlenir ve hızlı kredi genişlemesinin yarattığı sistemik riskleri azaltmayı amaçlar. Kaldıraç oranı ise risk temelli olmayan basit bir ölçüt olarak ana sermayenin toplam yükümlülüklere bölünmesiyle hesaplanır ve asgari yüzde üç olarak uygulanması öngörülmüştür. Likidite tarafında ise iki temel oran karşımıza çıkmaktadır. Birincisi, otuz günlük bir stres döneminde bankanın yüksek kaliteli likit varlıklara sahip olma düzeyini ölçen likidite karşılama oranıdır. Bu oranın en az yüzde yüz olması gerekir. İkincisi ise bir yıllık zaman ufkunda bankanın faaliyetlerini istikrarlı kaynaklarla fonlamasını teşvik eden net istikrarlı fonlama oranıdır. Bu oran da yine en az yüzde yüz seviyesinde tutulmalıdır. Yüksek kaliteli likit varlıkların düşük kredi ve piyasa riskine sahip olması, değerinin kolay ölçülebilmesi ve merkez bankası hariç teminata konu edilmemiş olması temel şartlardır. Karşı taraf kredi riski, bir işlemin muhatabının son ödemeden önce temerrüde düşme riskini ifade eder. Bu risk özellikle türev araçlar, repo ve menkul kıymet ödünç işlemlerinde belirgindir. Basel üç ile birlikte kredi değerleme ayarlamaları, yani CVA zararları da sermaye yükümlülüğü hesaplamalarına dâhil edilmiştir. Merkezi karşı taraflarca takası gerçekleştirilen işlemler için risk ağırlığı yüzde iki gibi düşük bir seviyede tutularak, bankalar merkezi takas sistemlerine yönlendirilmektedir. Sistemik açıdan önemli finansal kuruluşlar ise büyüklükleri ve karmaşıklıkları nedeniyle daha sıkı bir denetim ve ek sermaye yükümlülüğüne tabidir. Bu kuruluşların belirlenmesinde hem kantitatif hem de kalitatif kriterler birlikte değerlendirilir. Türkiye özelindeki bir düzenlemeye değinecek olursak, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun beş yüz milyon Türk Lirası ve üstü ciroya sahip şirketler için getirdiği derecelendirme notu alma zorunluluğu dikkat çekicidir. Bu zorunluluk, riskin doğru ölçülmesi ve finansal şeffaflığın artırılması amacıyla getirilmiş olup, uygulama tarihi çeşitli ertelemelerle otuz bir Aralık iki bin yirmi bir olarak belirlenmiştir. Bu tür yasal sınırlar ve tarihler sınavda doğrudan soru olarak karşınıza çıkabileceği için beş yüz milyon Türk Lirası eşiğini unutmamanız gerekir. Finansal matematik ve risk ölçümü konularında durasyon kavramı merkezi bir öneme sahiptir. Durasyon, bir finansal varlığın faiz oranı duyarlılığını ölçen, vadeden daha hassas bir göstergedir. Paranın zaman değerini dikkate alarak nakit akışlarının ağırlıklı ortalama vadesini hesaplar. Eğer bir banka varlık ve yükümlülüklerinin durasyonunu eşitlerse, faiz oranı riskine karşı tam koruma sağlamış olur. Örneğin, bir yıl vadeli yüzde on beş faizli bin Türk Lirası tutarında bir kredinin, anaparasının yarısının altı ay sonra kalanının ise yıl sonunda ödendiği bir senaryoda, durasyon sıfır.yedi bin üç yüz yirmi altı yıl olarak hesaplanır. Oysa bu kredinin vadesi bir yıldır. Bu fark, durasyonun nakit akışlarının zamanlamasını ne kadar hassas ölçtüğünü gösterir. Değiştirilmiş durasyon ise varlık fiyatının küçük faiz değişikliklerine olan esnekliğini ifade eder ve durasyonun bir artı faiz oranına bölünmesiyle bulunur. Modern portföy teorisi ve finansal varlık değerleme modeli, risk ve getiri arasındaki ilişkiyi sistematik bir çerçeveye oturtur. Tek bir varlığın riski standart sapma ile ölçülürken, portföy oluşturularak bu riskin azaltılması mümkündür. Varlıklar arasındaki korelasyon bir’den küçük olduğu sürece çeşitlendirme faydası sağlanır. Sistematik riskin ölçüsü olan beta, bir varlığın piyasa portföyüne olan duyarlılığını gösterir. Çeşitlendirme ile sistematik olmayan riskler giderilebilir ancak sistematik risk, yani piyasa riski giderilemez. Finansal varlık pazar doğrusu denklemi, bir varlığın beklenen getirisinin risksiz faiz oranı ile piyasa risk priminin beta ile çarpımının toplamına eşit olması gerektiğini söyler. Eğer bir varlığın getirisi bu doğrunun üzerindeyse, varlık düşük fiyatlanmış demektir ve yatırımcılar için alım fırsatı sunar. Sınav hazırlığı sürecinde skorlama ve derecelendirme arasındaki farkları bilmek de oldukça önemlidir. Skorlama, temerrüt olasılığını ölçen matematiksel bir model iken; derecelendirme, bir borçlunun ödeme kapasitesi hakkında verilen bağımsız bir görüştür. Skorlama modellerinde birinci tip hata, batacağı öngörülen şirketin batmaması; ikinci tip hata ise batmayacağı öngörülen şirketin batmasıdır. Bankacılıkta ikinci tip hata çok daha maliyetli ve tehlikelidir. Perakende kredilerde genellikle kabul veya ret kararı verilirken, ticari kredilerde notlara göre hem limit hem de fiyatlama değişebilmektedir. Ayrıca yeni müşteriler için başvuru not çizelgeleri, mevcut müşteriler için ise ödeme davranışlarını içeren davranış not çizelgeleri kullanılır. Davranış not çizelgelerinin ayrıştırma gücü her zaman daha yüksektir. Modellerin performansını ölçmek için kullanılan istatistiksel yöntemler de sınavın temel konularındandır. K-S değeri ve Gini katsayısı ne kadar yüksekse modelin ayrıştırma gücü o kadar fazladır. Gini katsayısı sıfır ile bir arasında değer alır ve bir olması mükemmel ayrıştırmayı ifade eder. ROC eğrisi altındaki alan, yani AUC değeri sıfır nokta beş ise modelin hiçbir ayrıştırma gücü yoktur, bir ise yüzde yüz doğru sınıflama yapmaktadır. Altman Z skoru gibi diskriminant modelleri, şirketleri batma riskine göre sınıflandırırken çeşitli finansal oranları kullanır. Z değerinin iki nokta doksan dokuz’un üzerinde olması, şirketin batma olasılığının çok düşük olduğunu gösterir. Ancak bu modellerin katsayılarının zamanla değişebileceği ve sadece ekstrem durumları ayrıştırdığı unutulmamalıdır. Son olarak, modellerin sürekli olarak geriye dönük testler, kıyaslama ve kalibrasyon süreçlerinden geçirilmesi, risk yönetiminin sürdürülebilirliği açısından zorunludur.
Bölüm 9
Kredi derecelendirme modellerinin performansını ve ayrıştırma gücünü ölçmek için kullanılan yöntemlerle dersimize devam ediyoruz. Bir modelin başarısı, temerrüde düşen firmalar ile temerrüde düşmeyen firmaları ne kadar keskin bir şekilde birbirinden ayırabildiği ile ölçülür. Bu noktada karşımıza çıkan ilk ölçüt K-S değeridir. K-S değeri ne kadar yüksekse, modelin ayrıştırma gücünün o kadar yüksek olduğu kabul edilir. Bir diğer önemli gösterge olan Gini katsayısı ise sıfır ile bir arasında değerler alır. Eğer bu katsayı bir değerine ulaşmışsa, batanlar ve batmayanlar tamamen farklı dağılımlardan gelmektedir ve model bu iki grubu kusursuz bir şekilde ayrıştırmaktadır. Değerin sıfır olması ise modelin iki grubu hiç ayrıştıramadığı, yani batanlar ile batmayanların tamamen aynı dağılım özelliklerini gösterdiği anlamına gelir. Bu süreçte kullanılan bir diğer önemli araç ROC eğrisidir. ROC eğrisi, birinci tip hata ve bir eksi ikinci tip hata değerleri baz alınarak oluşturulur. Eğri sıfıra bir eksenine doğru ne kadar çok yaslanırsa, yani eğrinin altındaki alan olarak tanımlanan AUC değeri ne kadar büyük olursa, modelin ayrıştırma gücü o kadar yüksek kabul edilir. AUC değerinin sıfır virgül beş olması durumunda herhangi bir ayrıştırma gücünden söz edilemez; çünkü bu durum modelin şirketleri yüzde elli olasılıkla, yani tamamen tesadüfi bir şekilde doğru sınıflandırdığını gösterir. AUC değerinin bir olması ise modelin batanları ve batmayanları yüzde yüz doğrulukla ayrıştırdığını kanıtlar. Finansal piyasalarda oluşturulan gerçek modellerde AUC değerleri genellikle sıfır virgül beş ile bir arasında yer almaktadır. CAP eğrisinin rakamsal ifadesi olan isabet oranı ise AR olarak kısaltılır. Bu oran, modelin CAP eğrisi ile kırk beş derecelik doğru arasındaki alanın, kırk beş derecelik doğru ile mükemmel modelin CAP eğrisi arasındaki alana bölünmesiyle hesaplanır. İsabet oranı bir değerine ne kadar yakınsa model o kadar başarılı, sıfır değerine ne kadar yakınsa o kadar isabetsiz sonuçlar üretiyor demektir. Sınavda karşınıza çıkabilecek sayısal uygulama örneklerine geçelim. Bir lineer olasılık modelinde Z değeri hesaplanırken belirli katsayılar kullanılır. Örneğin, Z eşittir sıfır virgül sıfır üç çarpı X1 artı sıfır virgül sıfır bir çarpı X2 şeklinde bir denklemimiz olsun. Burada X1 borç bölü özsermaye oranını, X2 ise toplam varlık bölü işletme sermayesi oranını temsil etsin. Eğer bir müşterinin X1 değeri bir virgül beş ve X2 değeri üç ise, bu müşterinin batma olasılığı sıfır virgül sıfır üç çarpı bir virgül beş artı sıfır virgül sıfır bir çarpı üç işleminin sonucu olan yüzde yedi virgül beş olarak hesaplanır. Benzer şekilde Altman Z skoru modelinde de katsayılar sabittir. Altman denkleminde bir virgül iki çarpı X1, bir virgül dört çarpı X2, üç virgül üç çarpı X3, sıfır virgül altı çarpı X4 ve bir virgül sıfır çarpı X5 değerleri toplanır. Bir örnek üzerinden gidersek; X1 değerinin sıfır virgül iki, X2 değerinin sıfır, X3 değerinin sıfır virgül beş, X4 değerinin sıfır virgül on ve X5 değerinin iki virgül sıfır olduğu bir durumda Z skoru üç virgül doksan beş olarak bulunur. Bu noktada sınav açısından kritik olan eşik değer şudur: Z değeri iki virgül doksan dokuzun üstünde olan firmaların batma olasılıkları istatistiksel olarak çok düşük kabul edilir. Diskriminant modellerinin kullanımında karşılaşılan bazı temel sakıncaları da bilmek gerekir. İlk olarak, bu modellerin ürettiği standartlaştırılmış katsayılar regresyon denkleminin eğimleri gibi yorumlanamaz; dolayısıyla farklı değişkenlerin göreli önemine dair net bir bilgi sunmazlar. İkinci olarak, bu modeller sadece batan ve batmayan gibi ekstrem durumları ayrıştırır. Oysa gerçek hayatta kredilerin sorunlu olması; gecikmeli ödeme, anapara ödenip faizin ödenememesi gibi çok çeşitli risk sınıflarını içerir. Üçüncü bir sakınca ise modeldeki katsayıların gelecekte de aynı kalacağı varsayımıdır. Değişen finansal piyasa koşullarında farklı değişkenlerin batma riskini açıklama gücü değişebileceği için bu varsayım her zaman geçerli olmayabilir. Model performansını değerlendirirken kullanılan teknik terimlerin tanımları sınavda sıklıkla sorulmaktadır. Backtesting, modelin açıklama gücünün farklı firma örneklemleri veya farklı dönemler üzerinde sınanması işlemidir. Benchmarking ise oluşturulan modelin sonuçlarının piyasa bilgileri veya diğer derecelendirme kuruluşlarının notları gibi dış kaynaklarla karşılaştırılması ve varsa farkların mantıklı nedenlerinin araştırılmasıdır. Kalibrasyon süreci, modelin öngördüğü temerrüt olasılıklarının gerçekte gözlemlenen temerrüt oranlarından ne kadar farklı olduğunu ölçer. Stres testi ise olumsuz ekonomik senaryoların simülasyonu yoluyla kredi notlarındaki olası değişimlerin ve oluşabilecek zararların ölçülmesine yönelik çalışmalardır. Hisse senedi analizinde pazar modeli ve beta katsayısının hesaplanması konusuna değinelim. Bir hisse senedinin betası, o hissenin pazar portföyüne olan duyarlılığını ölçer. Örneğin, Türk Telekom hisse senedi ile Borsa İstanbul otuz endeksi arasındaki ilişkiyi incelediğimizde, hisse senedinin aylık getirileri ile pazarın getirileri arasındaki kovaryansın pazarın varyansına bölünmesiyle beta katsayısı elde edilir. Verilen bir örnekte kovaryans değeri yirmi yedi virgül otuz sekiz yetmiş dört, pazar varyansı ise seksen virgül yetmiş beş on altı olarak belirlenmişse, beta katsayısı sıfır virgül otuz üç doksan iki olarak hesaplanır. Bu değer, pazar getirisi yüzde bir arttığında hisse senedi getirisinin yaklaşık yüzde sıfır virgül otuz dört oranında artacağını gösterir. Hisse senedinin toplam riski, sistematik risk ve sistematik olmayan risk olmak üzere iki bileşene ayrılır. Sistematik risk, betanın karesi ile pazar varyansının çarpımıyla bulunur. Sistematik olmayan risk ise toplam varyanstan sistematik riskin çıkarılmasıyla elde edilen hata terimi varyansıdır. Örneğimizde toplam risk altmış bir virgül otuz dokuz otuz dört iken, sistematik riskin bu toplam içindeki payı yüzde on beş virgül on üç, sistematik olmayan riskin payı ise yüzde seksen dört virgül seksen yedi olarak hesaplanmıştır. Bu ayrım, çeşitlendirme yoluyla hangi riskin yok edilebileceğini anlamak açısından önemlidir; sistematik olmayan risk çeşitlendirme ile ortadan kaldırılabilirken, sistematik risk piyasanın genelinden kaynaklandığı için kaçınılamaz bir risktir. Riske Maruz Değer, yani RMD hesaplamaları finansal kuruluşlar için hayati önem taşır. Belirli bir döviz pozisyonunun bir günlük riskini hesaplamak için pozisyonun dolar değeri ile volatilitesi çarpılır. Örneğin, bir milyon dört yüz bin avro tutarında bir spot pozisyonu olan ve spot kuru bir virgül yirmi dokuz kırk dört olan bir kuruluşun dolar bazlı pozisyon değeri bir milyon sekiz yüz on iki bin yüz altmış dolardır. Eğer bir günlük değişimlerin volatilitesi elli altı virgül beş baz puan ise ve yüzde doksan dokuz güven aralığı kullanılıyorsa, iki virgül otuz üç standart sapma değeri dikkate alınır. Bu durumda pozisyonun volatilitesi iki virgül otuz üç çarpı elli altı virgül beş baz puandan yüz otuz bir virgül altı yüz kırk beş baz puan olarak bulunur. Günlük Riske Maruz Değer ise bu volatilitenin pozisyon değeriyle çarpılması sonucu yirmi üç bin sekiz yüz elli altı virgül on sekiz dolar olarak hesaplanır. Kredi riskinin temel bileşenlerinden olan beklenen kayıp, üç ana unsurun çarpımıyla elde edilir. Bunlar temerrüt olasılığı, temerrüt halinde kayıp ve temerrüt anındaki risk tutarıdır. Temerrüt olasılığı borçlunun yükümlülüğünü yerine getirememe ihtimalini, temerrüt halinde kayıp borcun geri dönmemesi durumunda uğranılacak zarar oranını, temerrüt anındaki risk tutarı ise o andaki toplam bakiye riskini ifade eder. Beklenen kayıp bankalar tarafından karşılık ayrılarak yönetilirken, beklenmeyen kayıp sermaye ile karşılanır. Beklenmeyen kayıp, kayıp miktarının volatilitesi olarak tanımlanır ve içsel derecelendirme yönteminde yüzde doksan dokuz virgül dokuz güven aralığı kullanılarak sermaye yükümlülüğü hesaplanır. Bankacılıkta sermaye yeterliliği hesaplamaları Basel iki standartlarına göre yapılır. Bu hesaplamada bilanço içi ve bilanço dışı varlıklar risk ağırlıklarıyla çarpılarak toplam risk ağırlıklı varlıklar bulunur. Nakit, merkez bankası alacakları ve hazine bonoları gibi kalemlerin risk ağırlığı genellikle yüzde sıfırdır. AA artı notlu banka kredileri yüzde yirmi, ikamet amaçlı konut kredileri yüzde elli, BB artı notlu ticari krediler ise yüzde yüz risk ağırlığına tabidir. Bilanço dışı kalemler ise önce kredi çevrim faktörleriyle çarpılarak kredi eşdeğer miktarlarına dönüştürülür, ardından ilgili risk ağırlıklarıyla işleme sokulur. Örneğin, bir bankanın bilanço içi aktiflerinin risk ağırlıklı değeri yedi yüz altmış dört virgül beş milyon Türk Lirası, bilanço dışı garantilerinin değeri altmış milyon Türk Lirası ve türev araçlarının risk ağırlıklı değeri beş virgül beş milyon Türk Lirası ise, toplam risk ağırlıklı varlıklar sekiz yüz otuz milyon Türk Lirası olur. Ana sermayenin bu toplama bölünmesiyle ana sermaye yeterliliği oranı, toplam sermayenin bölünmesiyle de toplam sermaye yeterliliği oranı elde edilir. Faiz oranı riskinden korunmak amacıyla kullanılan bağışıklık stratejisinde durasyon, yani süre kavramı merkezi bir rol oynar. Bir portföye tam bağışıklık kazandırmak için yükümlülüklerin süresinin varlıkların süresine eşit olması şarttır. Örneğin, iki yıl süreli bir eğitim programının ödemelerinin bugünkü değeri ve durasyonu hesaplandığında, bu süreyi karşılayacak bir tahvil portföyü oluşturulmalıdır. Kuponsuz tahvillerin süresi vadesine eşitken, kuponlu tahvillerin süresi ara ödemeler nedeniyle vadesinden daha kısadır. Faiz oranları yükseldiğinde tahvil fiyatlarında meydana gelecek değişim, modifiye durasyon ve faiz oranındaki değişim miktarı kullanılarak tahmin edilebilir. Finansal Varlık Değerleme Modeli, yani FVDM çerçevesinde hisse senetlerinin sağlaması gereken getiri oranları, risksiz faiz oranı ve pazar risk primi kullanılarak hesaplanır. Eğer bir hisse senedinin beklenen getirisi, FVDM'ye göre hesaplanan gerekli getiri oranından yüksekse, o hisse senedinin düşük fiyatlandığı ve yatırım yapılması gerektiği sonucuna varılır. Aksine, beklenen getiri gerekli getirinin altındaysa hisse senedi yüksek fiyatlanmıştır ve portföyden çıkarılmalıdır. Son olarak operasyonel risk kaynaklarını dört ana başlıkta toplayabiliriz. İnsan faktörü; çalışan hatalarını, yolsuzlukları ve iş kanununa aykırı davranışları kapsar. Sistemler; teknolojik aksaklıkları, programlama hatalarını ve güvenlik açıklarını içerir. İç süreçler; hatalı raporlama, belgeleme riskleri ve yetki karmaşasından kaynaklanır. Dışsal faktörler ise yasal değişiklikler, suç faaliyetleri, tedarikçi riskleri ve doğal afetleri kapsayan geniş bir yelpazeyi ifade eder. Kredi riskinin hesaplanmasında standart yöntem ile içsel derecelendirme yöntemi arasındaki temel fark, standart yöntemde risk ağırlıklarının Basel Komitesi tarafından belirlenmesi, içsel yöntemde ise bankaların kendi geliştirdikleri modellerle temerrüt olasılığı ve kayıp oranlarını hesaplamasıdır. Sermaye piyasası mevzuatına göre derecelendirme faaliyetleri anonim şirket şeklinde kurulmuş, Kurulca yetkilendirilmiş kuruluşlar tarafından yürütülür ve bu kurumlarda çalışan uzmanların en az dört yıllık lisans mezunu olmaları zorunludur.
İlk 5 dakika ücretsiz dinlendi
Kalan 104 dakikayı dinlemek ve tüm bölümlere erişmek için premium lisans gerekli.
Lisans Satın Al